Öyle çaresiz bırakır ki sevgi seni; kendinde bir mucize yaratacak gücü bulursun… Öyle ki; soğumuş ellerinle soğuduğun elleri yeniden ısıtmayı, kendin kupkuru kesilmişken kurumuş dudakları yeniden ıslatmayı, kendi bedenin mosmor kesilmişken ikinci, üçüncü hatta dördüncü defa ölmeyi göze alırsın… En yakınındakine anlatamazsın… Anlamaz… Nefret edilen olursun, kişilik denen naneyi alır rafa kaldırırsın… Denersin, defalarca kere denersin… Can yakarsın, yanarsın… Ağlarsın ve ağlatırsın… Oyalanır ve oyalarsın.. Yalvarır ve yalvartırsın… Umutlanır ve umut aşılarsın… Beklersin ve bekletilirsin… Dibine kadar hissedilerek öpülür, zerre hissetmeden öpersin… Hayat böyle işte… Mutluluk bu kadar ucuz değil… Olmamalı da zaten… Aşık olduğun, tenine değdiğin zaman eriyeceğin birine bir ömür sarılıp uyumak lüksü bu kadar ucuz değil… Olamazdı da zaten… Adam, evli bir adam… Rakı masasında kalbinde kalmış fahişeyi anlatır ağlayaraktan… Korkarsın ama, çok korkarsın… Anlarsın ki; bir kere ölerek vazgeçilmez aşktan… Geçilemezdi de zaten… Bir kere aldanmak ile bitmez bu öykü… Daha çok aldat, daha çok aldan… Şimdi, şu saniye ve şu an… Sahibinin cesedi başında bekleyen bir köpek gibisin sevgilim… Öylesine sadık, öylesine sevgi dolusun ki; anlatamam…
Sen ki; benim cemrem say kendini… Sen tene düşmezsen ısınmam, ısıtamam…
Bu uğurda çok canım yandı, çok can yaktım… Nasıl, güzel olmuş muyum?
Romanımın kahramanı, sahibim, tıp öğrencisi Victor Frankenstein…
Sevgili Mirabella; çok üzgünüm… Etli gözkapakların haricinde sevemedim hiçbir şeyi… Benim için yaratılmış gezegeni ve kalabalıkları… Partileri, sinema koltuklarını ve arkadaş toplantılarını… Toplu nikâh törenlerini ve kariyer yalanlarını… Her şey koca bir yalandı… İstediğin gibi bir adam olamadım sandın… Ve artık bitti… Yalnız senin için bir dünya düşledim ve beceremedim… Senin mutlu olduğun ve mutlu olabileceğin…
Beatles hâlâ bir arada, John Lennon hâlâ hayatta sanıyorum… Ağladığım zaman artık hep ağlayacağım… Güldüğüm zaman artık hep güleceğim… Bir kadın sabah mahmurluğu ile gömleğimi giydiğime şahit olunca, bir ömür yalnız o görecek sanıyorum etimi… Hâlâ, evet… Uyum sağlayamadığım kanısına vardılar bu yüzden. Seksenli yıllarda doğdum, altmışlı yıllarda öldüm ben… Geçmişe doğru yaşadım… Ters yöne gittim… Böyleyim.
Sen bakma gelecekten bahsettiğime benim… Kendi dahi kendine inanmayan, nefessiz ve yüzü morarmış hayaller kurduğuma… Benden adam olma ihtimalini mi düşündün? Ah! Ne kadar da safsın Mirabella! Her ne olursa olsun; hâlâ safsın… Şu topraklar üzerinde nefes alıp iyi bir şeytanın var olabileceğine inanamadın… Oysa biz Ortadoğulular alışkınızdır kilise çanının cami ezanına eşlik etmesine… Olmazları oldurur, olmuşu bozarız… Hıristiyan kız ile Müslüman oğlanı vurur, cenazesinde ağıt yakarız… Ve inatla çok severiz bir şeyleri bok etmeyi… Çamur suratlıyız ve bunca şey içinde Allah’ın bizi çok sevdiğine inanırız… Bu bizim kaderimiz…
Bunca saçmalık içinde ne kadar da gerçektin baban öldüğü gün, ağlarken… Bu kadar gerçekliğin bize fazla geldiğine inandım… Seni koskoca bir yalanın tam ortasına çekmekti amacım… İnsan yaralarını ve acılarını ancak yalanlarla onarabilir… İçine tohumlarını kendi ellerimle ektiğim kendi yalanını doğurmak ve acılarını unutmak istemez miydin bayan? Bir çocuğun, yani minicik bir yalanın elimi tutması, küçücük parmaklarını parmaklarıma dolaması götürmez miydi seni özlediğin günlere…
Kendi acını unutman için aynı acıyı bir başkasına yaşatman gerekir…
Anlayamadın…
Bu çok daha acı ve en az başını küvete sokarak intihar etmeye çalışan bir çocuk kadar aptalsın…
Ve bence hâlâ çok güzel avuç içlerin…
Özür dilerim…
]]>
İş arkadaşı denen şeye saygı duyun, belki içten içe de biraz sevin ama çok sevmeyin, Sonra gidiyorlar filan bunlar
ya da gitmek zorunda kalıyorlar.
Kalan olmak adama çok koyuyor.
Onlar bile "yeni bir iş umudu" deyu deyu gülümsüyor belki ama siz hep orada,
anılarla kalıyorsunuz günün sekiz-dokuz saati boyunca. Toparlanmanız zor oluyor.
Evlenip bir yastıkta kocayamamak gibi, çocuk büyütüp evden kaçtığına şahit olmak gibi yani.
Gibi gibi yani.
Yeri geliyor eski bir dosyayı arşivden çıkartmanız gerekiyor, isim-soyisim altına atılmış imzasıyla yine ve yine gözgöze gelmek zorunda kalıyorsunuz.
Yeri geliyor, oturduğu masada size bakan başka gözler görüyorsunuz. Suçlayacak birileri veya bir şeyler arıyor ve bulamıyorsunuz. Birilerine yumruk atmak, bir şeyleri ölesiye parçalamak istiyorsunuz ama sebep bulamıyorsunuz. Bir hayalet size "nanik!" yapıp duruyor sanki mesai bitene kadar. Yumruk atıyorsunuz ve içinden geçip gidiyor. Hava yani, boşluk, hiçliğe düşman oluyorsunuz. Hiçbir şeye düşman olabilir misiniz? Olunuyormuş, olunurmuş, ben anladım.
Bir Beşiktaş-Fenerbahçe maçı ertesi odaya giriyorsunuz,
"Nasıl yendik ama?" diyeceksiniz, o masada oturan artık Fenerli olmuyor.
Çayın birisi artık şekersiz değil ki hem…
Kahve desen, orta şekerli hiç değil mesela…
Sonra, ağır ağır alışma süreci…
işimi yaparım, akşam evime giderim moduna giriyorsunuz.
Olmuyor.
Sıra bana gelsin diye dua edecek hale geliyorsunuz sonra.
Sıra size gelmiyor.
Sizin sorumlu olduğunuz insanlar aklınıza geliyor sonra.
Sıranın size gelmemesi gerekiyor.
İçten içe gelsin diye dua ediyorsunuz, bu sefer o insanlara ihanet gibi geliyor.
Hiçbir şey olmuyor yani.
Hiçlik insana pek bir şey hissettirmiyor.
Gemi batmış, siz koca okyanusun ortasında kalakalmışsınız. Kara görünmüyor.
Suyun üzerine bırakmışsınız bedeninizi, dalgalar nereye götürürse işte.
Yıldızları filan izlerken buluyorsunuz kendinizi.
Her okyanusta köpek balığı vardır. Denk gelirse…
Gelir ya da gelmez. Artık ondan sonrası size ait olmuyor zaten.
Kader diyorlar buna.
Gelse kimse size kızamaz ya da suçlayamaz.
Gelmezse öyle sürüklenirseniz gider işte.
Donuk bir suratla, yıldızları filan izleye izleye.
Tuhaf bir salma hali yani…
Salmak diyorum…
"Nasılsın?" diye sorana "Hiiiiiiiç!" demek
"Günaydın" diyene "Sana daaaaaa!" deyip
hiç durmadan geçip gitmek gibi ruh halleri.
Loş ışıklı, uzun koridorlarda hislerin donması, bedenin öyyyyyle akması hali…
Bana "yalnızlık" dersen "geç kalmak" derim… Telafisi olmayan ve akıp giden zaman… Birbirimizin yanında olmadan… Yalnızlık! En kısa yoldan nasıl anlatılır bilmem ki…
Sana yazmayalı ne kadar zaman oldu… Kaç geceye dualarla uyudum, kaç sabaha küfürlerle uyandım hatırlamıyorum… Hatırlamak istiyorum, hatırlayamıyorum… Gelmek istiyorum, gelemiyorum… Çakıldım kaldım kokunun sindiği gıcırdayan yatağıma… Gözlerim istem dışı olarak yatağımın başucundaki sırt çantama takılıyor her sabah… Fermuarı bozuk… Benim hiç valizim olmadı… Sevgili Mirabella; benim yalnızca bir sırt çantam var ve fermuarı bozuk… Bunun anlamını bilmiyorsun… Yalnızlığı çağrıştırır adama… Gidememeyi, olduğun yerde durmayı öğretir… İki ayağının orta yerinde ve on el parmağında kalın çivilerin acısı vardır; fakat görünürde hiçbir şey yoktur… Acı umurumda dahi değil… Her sabah öğrenirsin… Ve öğrenmek zordur…
İşten eve geldim her zamanki gibi… Asansörde kravatımı hafifçe gevşettim… Aynada kabak gibi parlayan tıraşlı yüzüme bakıp her akşam daha bir yabancılaştığım surata bir kere daha katlandım… Daha geçen akşam berber saçlarımı keserken önüme düşen birkaç ak saç aklıma geldi… "Yanlarım beyaz olsa aslında yakışır" diye geçirdim içimden her erkek gibi… Erkekler her şeyi kendine yontmada ustadır sevgili dostlarım… Elbette yaş ilerledikçe ondan da yontacak şeyler çıkacaktır… "Aslında"lar çoğalacaktır zorlama bir biçimde… Neyse; yol boyunca beni heyecanlandıran tek şey Bukowski serimi tamamlamamdı… Para kazanmanın beni mutlu ettiği ender anlardan birini yaşıyordum… Monotona binmiş, bir atın üstünde "dıgıdık! dıgıdık!" diyerekten giden, boğulası, yılışık, şımarık çocuk tipli hayatımda zaten az heyecan kalmıştı… Evet, içimde baba olmaya dair ufak da olsa bir heyecan taşıyordum ama bu çocuk asla hayatım değildi… Yemeğimi yedim, maillerime baktım, çayımı yudumlarken bir yandan da kitaplarımla sevişiyordum ki; bir sayfada Bukowski’nin şu dizelerine denk geldim: "Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler." Beynimden vurulmuşa dönmüştüm… Yıllarca onun gibi yaşayacağım diye kendimi gaza getirdğim üstad, bohem Bukowski bile bana laf sokar gibiydi artık… Yoktu artık, bu kadar da olamazdı… Tam yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünecektim ki; kitabın arka kapağında fiyat etiketini parmaklarımla yokladığımı fark ettim… Çevirip baktığımda ise 30 TL yazıyordu… Hem de KDV dahildi… "Senin de canın sağ olsun Bukowski" dedim ve, çay içmeye devam ettim… Şimdi de kulaklarımı Noir Desir’e emanet ettim, size yazıyorum filan, tıpkı bir zamanlar olduğu gibi…
]]>
Gökyüzünün sonsuzluğuna karşın, açan her bahar için yüreğime menekşe ektim. Kırıkların tamircisi, kalpsizlerin yaratıcısı, camdan kalplerin koruyucusu oldum. Adımı sordular, “ Adım yok! “ dedim… Kalbimde bir sığıntı gibi yaşamayı düşlerken, hâkimi oldular adsızlığımın. Sayfa sayfa akarken şimdi, indikçe yüreğimin derinlerine, adımdan izlere rastlıyorum… Her şeyin adı olduğu bu hayatta, ben adsız olmaktan memnunum diyorum! Kesinleşmemiş her ifade, yoksunluğun belirtisi… Elinde 48.mevsimim… İçinde derde derman, aşka âşık var. Kollarınla sar ve kokla menekşemi, çevir yaprakları… Durma öyle, beni oku! Bahar’09 sayısı çıktı. Hangi kitabevinin hangi rafında seni bekliyor bilinmez! Hadi bakalım, benden bu kadar sıra sende. Bul dergini, OKU!!
Bu sayıda "Ne var ne yok"
iyiye yakın - ezgi harmancı
yalnızca "F"ye - cihan tekin
küçük sanrılar - nur aktaş
en güzel renkler - arzu bıçakçı
"ah"de vefa - övgü kafadar
yol - mehmet mert oktay
konuşmak - gül saba taka
açlık - selman kılıçaslan
mecmuamma - şaban yürekli
ne demiş nietzsche?
vedaların tadını çıkarın - doğuş alev aka
rüyakar - can sever
gelmek gitmeye - tuncay taşkın
gazete*kuşyemi*çilingir - ömer faruk kılıç
buruşuk bir romanın kırışık kahramanı - betül şekeroğlu
bir genç olarak "çocukluğuma" sesleniyorum - filiz yıldız
yazmalıyım çünkü… - ömer deniz
siyah ve beyaz - yusuf gül
ölerek onurunu korumak - hakan karadaş
istemeden oldu - umur özkök
sır tutabilir misin?
kapladığımız alanın hesabını yapamıyorum - emre gürcan
cervantes - seda şener
iki tip - fulya taşçeviren
çok gözlü kız - tim burton
bozaran palto - ömer sevinçgül
yaz akşamları - kerem toprak
giz - ümit kaygusuz
oyunlarımız çocuklukta mı kaldı sandın? - tahir yıldız
topuklu sacide - mine sota
**
Konsept Danışmanı : Ömer Sevinçgül
Yayın Yönetmeni : Sibel Talay
Editör : Ezgi Harmancı
Grafik Uygulama : Ebrar Çiçek
Sitemizde geçici bir sorun var, düzelene kadar "satış noktalarına" BURADAN ulaşabilirsin…
Doksanlı yıllar… Yemyeşil çaylıklar içinden, patika yollardan geçerek okula gittiğimiz günler… Şimdi ne kadar tuhafıma gidiyor bilsen. Nasıl yanımızdan ve hayatımıza hiç müdahale etmeden akıp gitmiş o, azgın dereler… İşte oradalar… Eksiksizler yani tastamam. Uzun burunlu Rize delikanlıları… “Neddiysun” diyerek kavga eden, yalnızca kollarıyla birbirini itip duran… Kavgaları ateşli olur bu yörenin… O yüzden kavgaya başlamadan önce, olmaması için inatlaşma sürecini ellerinden geldiğince uzatırlar… Sessizce geçiyorum yanlarından… Aşığım… Aklım beş karış havada anlayacağın… Hemen önümdeki sırada oturan, kızıl saçlı Keriman… Beyaz yüzlü… Çaylıkların içinde bir yaşlı mezarı olaydım da evinin bahçesinde hiç konuşamadan yataydım! Kızıl saçlı Keriman… Mavi – Yeşil şehirde kırmızıya olan açlığımı dindiren saçlarıyla yine oturuyor önümde… Ensesine dalıp gidiyorum umarsızca… Beyaz… Çok beyaz… Yastık gibi, bulut gibi, bebek yüzü gibi, denizköpüğü gibi bir şey… Tanrı, bu yüzden en ateşli insanların yaşadığı topraklarda dünyaya gelmesini sağlamış olmalı… Kavgaya, gürültüye, silaha, ateşe alışsın diye… Yanağını öpmeyi geçtim, insan ensesine dokunmaya kıyamaz… Her okul çıkışı ardından bakıyorum… Öylece bakıyorum… Söyleyemiyorum, konuşamıyorum, diyemiyorum, susuyorum… Allah’ım al bu sessizliği benden! Çöz bu kilidi dilimden! Bir defa bakmadı arkasına, bakmıyor… Boynu tutulmuş sanki… Bir okul çıkışı baksa arkasına, o an havaya karışsam, ses olsam, “Selimina Ağıtı” olsam da dolansam diline, ciğerlerine dolsam… Her okul çıkışı akıyorum eve doğru… Asık yüzüm, kısık sesim…
Evimizin hemen arkası çaylıklar, dere ve patika yollar… Ağaçlar iç içe geçmiş, kördüğüm olmuşlar… Öylece bakıyorum pencereden… Çaylıklar içinde hayal ediyorum onu… Peştamallı, sırtı sepetli kızların her biri ona dönüşüyor hayâl perdemde… Oldum olası seviyorum hayâl kurmayı ve yazmayı… Bir bedenim olmasa, insan olmasam, akışkan, havaya, suya, toprağa karışan bir şey olsam yaşarım o âlemde… Hiç şikâyetçi olmam… Üç yıl birlikte okudum Keriman’la… Söyleyemedim… Yazdım, durmadan yazdım… Notlar, şiirler, sayfalar dolusu kelimeler biriktirdim ona dair… Her birini dereye saldım, Karadeniz’e emanet ettim… Bazılarını çaylıkların arasına gömdüm, kim bilir kaçınız içtiniz! Annelerin ellerinde kaç babanın önüne gitti şiirlerim, kaç çocuğun ders çalışma arasında diline tat bıraktı bilemiyorum… O şiirleri kendi okuyamadı, kimse okuyamasın istedim… Bir babanın karısına teşekkürü olsun, bir çocuğun dilinde tat olsun, sepetli bir kocakarının çay toplamaktan yorgun düşmüş ayaklarına iz olsun istedim… Rize’de mezarlar özel bahçelerde olur… Herkes kendi arazisine, bahçesine yaptırır mezarını… Toplu mezar bulmak zordur… Belki de o, yalnız, tek tabanca yatan cesetlere muhabbet arkadaşı olsun istedim… Öyle de oldu… Bir Keriman bilmedi şiirlerimin tadını… Binlerce babadan duydum her akşam iş dönüşü teşekkürümü… Patika yollara ayak izi oldu kurduğum cümleler, özenle toplanıp gitti fabrikalara… Gürültülü ve demir makinelerde işlendi her bir harfim, oradan da akşam olunca pırıl pırıl yanan dairelere yol aldı…
Son günlerimiz artık… Ortaokuldan mezun olacağımız gün… Keriman’ı da göreceğim son gün… Okul biter bitmez de babamın işi gereği tayinimiz çıkacak… Gideceğiz buralardan İskenderun’a… Kabullenmişim bu aşkı içime gömmeyi… Hiç söylememeyi, haber vermemeyi… Öylece gitsin istedim Keriman hayatımdan… Böylece kalsın bir imkânsız olarak… Yıllar sonra andıkça belki bir gülümseme olur yüzümde, belki de kirpiklerimde iki damla yaş… Bilemem… Bildiğim tek şey bunu asla itiraf edemeyeceğim…
Yine bir sabah okula gitmek için evden çıktım… Türkiye’nin en büyük camilerinden biri olan Sahil Cami’nin önündeyim… Caminin hemen önünde bir otobüs çekti dikkatimi… Siyah poşetler içinde cesede benzer şeyler indirip duruyorlar… Tıklım tıkış doldurulmuş bagajlara… Yüzlerce ceset… Ömrümde o kadar çok cesedi bir arada görmedim… Caminin hemen altında her zaman muhabbet ettiğim bir saatçi dede vardı… Yanına gittim, “Dede hayırdır bu cesetler ne?”, “Depremde ölenler torun… Rizeliler… Hepsini bir arada getirmişler morga koymak için… Ne ambulans yetmiş bunca cesede ne başka bir şey… Otobüse doldurup getirmişler, işte!”…
Yüzüm kızardı, ateş bastı, daha on dört yaşımdayım! Gözlerim doldu, korkudan çişim geldi, korksam mı yoksa hüzünlenip ağlasam mı bilemedim… Ah ölüm! Sen nasıl bir şeysin? Kaçamıyoruz değil mi? Ölüm geliyor koşarak… Dörtnala geliyor insanın üzerine doğru yüzyıllar boyu… Evlerimizden alıyor gerekirse… Yeter ki zaman gelsin… Hiç de kibar değil… Ne kapı biliyor ne zil! Sarsıyor yuvamızı gerekirse, kibrit kutusu içinde gibi sağa sola çarpıp duruyoruz… Evlerimizden alıyor bizi… Betonlar altında yitip gidiyoruz… Yaşananlar yaşanıyor ve birer anı olarak kalıyor… Yaşanmayanlar, yaşanmaktan korkulanlar ise ardımızdan gözyaşı dahi dökmüyor… Yaşanmadığıyla kalıyor, bir bilinmez olarak bizimle mezara gelip böceklere yem oluyor…
Caminin önünde, rast gele gördüğüm manzara beni bambaşka bir psikolojiye soktu… Hemen saatçi dedenin kutu gibi, küçücük dükkânına girdim… Keriman’a o zamana kadar yazdığım mektuplardan hatırımda kalan kadarıyla bir mektup harmanlayıp yazdım… O gün akşama kadar bahçede diktiler bizi… Akşam da karnemizi verip dağıttılar… Keriman’ın eline sıkıştırıverdim mektubu… Sonra da çektim gittim. Okudu mu, sevindi mi, kızdı mı, beni aradı mı, yoksa umursamadı mı bile, bilmiyorum… Daha on dört yaşımdayım… Tanrım! Nasıl bir psikolojiydi, o? On dört yaşında bir çocuk… Bir daha hiç göremeyeceği sevdiğine son gün mektup veriyor… Üç yıldır şiirler yazıp derelere saldığı, mektuplar yazıp çaylıklara gömdüğü kelimeleri on dakikada harmanlayıp kıza veriyor… Sonra da ardına dahi bakmadan yürüyüp gidiyor… Bir daha hiç göremeyeceğini bilerek ve bir damla dahi yaş dökmüyor! Şimdi aklım almıyor… Çok cesur ve gerçek geliyor… Belki de hayatımda ki en gerçek an… Hayatımda ki en erkeksi an! Daha bıyıklarım bile terlememiş ama çok cesurum… Benim en güzel kelimelerimdi onlar… Derelerin koynunda yıkanmış, toprak kokusu sinmiş, cesetlerle yarenlik etmiş kelimelerim… Hiçbirini hatırlamıyorum bile bugün… Karnemizi aldıktan birkaç gün sonra taşındık ve gittik… O zamanlar ne cep telefonu var ne internet… Kaybettik izimizi birbirimizin Keriman’la… Hayata kapıldık ve bugünlere dek geldik… Yakın zamanda internet aracılığı ile buldu beni… Tam on yıl sonra! Selamlaştık… Mektubu sordum ona… Kaybettiğini, nerede olduğunu bilmediğini söyledi… Üzüldüm ama belli etmedim…
“O mektubu bul Keriman! Mevsimler değişti, dereler kurudu, bahçeler sarardı… Zaman çok değişti. Yemyeşil çaylıkları, toprak kokusunu, gerçekliği, dereleri özledim… Neydi bu kadar gerçek ve sahte olmayan kelimeler? Hatırlayamıyorum…
O mektubu bul! Sessiz sevdama Tanrı huzurunda şahitlik etmiş o toprakların en yiğit çocuğu Kâzım göçtü gitti… “Selimina Ağıtı” olsam dilinde şimdi, ağıt babasız kaldı, başı önde bir yetim! Seni değil ama senden sonra göğsümde kadınlar uyuttum… Saçlarını okşadım… Her birini kaybetmekten çocuk gibi korktum… Gidenin ardından göl gibi gözyaşları döktüm… Sevdiklerime son cümle kurmak ayrılık anlamına geldiği için hiçbir sevdiğime son bir cümle kurup, ardıma bile bakmadan dönüp gidemedim!
Hiçbir zaman o günkü kadar cesur bir erkek olamadım! Bul o mektubu bana! Neydi bu yaşımda cesaret edemeyeceğim şeyi bana yaptıran? Neydi on dört yaşında bir erkeği ardına dahi baktırmayacak kadar cesur kılan, kendinden emin kelimeler? Artık hiçbir kadının acısını kaldıracak kadar cesur değilim! Annem ya da sevgilim! Fark etmiyor… Kendim çekip gitmeyi geçtim, kadınların gidişi canımı yakıyor! Başım asla o günkü kadar dik duramıyor… Başımı duvardan duvara vuruyorum, kapıları yumrukluyorum ardlarından… Ellerim acıyor!…”
]]>
Madalyon Psikiyatri Merkezi kadrosunda görev yapan Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ ile ayaküstü de olsa karşılaşma fırsatı buldum geçen günlerde… Hemen bu fırsatı değerlendirdim ve "Ateşle Yaşamak / Çok Kültürlü Türkiye" adlı kitabını imzalattım… (bkz:1 - bkz:2) Cengiz Bey’in hatırı sayılır süredir hastasıyım… Buna rağmen kendinin etnik kökeni ya da kimliği ile en ufak bir bilgim yoktu… Tanıdığım insanlarda bu konuyu da çok umursayan, kurcalayan bir insan olmadım oldum olası… Neyse, kitaptan öğrendim ki Cengiz Bey, Sivaslı ve Alevi bir yurttaş… Kitabın isminden az çok içeriğini tahmin edebilmiştim fakat, bu kadar zevkli, beni sürükleyecek kadar da sağlam bir içerik beklemiyordum… Türkiye’nin etnik zenginliğini anlatıyordur ama, kesin akademik ve sıkıcı bir üslupladır diye, düşündüm… Ama yanıldım… Öyküler ve örnekler öylesine bizden, öylesine gülümsetici ki; okurken yüzümün gülümsemesi bir an eksik olmadı… Hatta öyle ki; her etnik kökenden tanıdığı bir hastası veya çevresinden birinin birebir ağzından öyküler aktarılmış, şivelere bile dokunulmamış… Okuduğunuz anda şive ya da vurgulardan "bu adam Kürt, bu kadın Ermeni, bu genç Türk, bu bayan Alevi, şu insan Sünni, bu adam Sufi" diye tahmin edebiliyorsunuz… Ve bu insanların kendi ağızlarından, birebir şive ile aktarılmış öykülere Cengiz Güleç kendince değerlendirme ve çıkarımlarda bulunmuş…
Bir nevi Karagöz & Hacivat gölge oyunu ya da Kavuklu orta oyunu tadında… Bu oyunlarda da bilirsiniz ki; ana kahraman, örneğin Kavuklu hep hikayenin içindedir, olduğu yerde durur ve oyuna giren çıkanlar hep diğerleridir… Kavuklu durduğu yerde durur, bir Laz gelir ve aralarında komik diyaloglar geçer, Laz gider, Erzurumlu gelir, onunla da komik diyaloglar yaşar, o gider, Kürt gelir, onunla diyalogu biter ve Ermeni gelir, onla da biter Yahudi gelir, Alevi gelir, Kastamonulu gelir vs… Bu oyun böyle sürer gider zevkli şekilde… Kısaca anlatmaya çalıştığım şey, yani aynı bu zevki aldım kitabı okurken…
Bunu yapan ise bu kitap için Profesör kimliğini bir köşeye koyup, samimi bir dille, kimliği ile önümüze çıkmayı göze alan Alevi kökenli bir yurttaş, Cengiz Güleç… Bu topraklardan neden umut kesilmeyeceğini bir kere daha anladım… Bunu bana bir defa daha anlama şansı verdiği için Cengiz Bey’e ne kadar teşekkür etsem azdır… Son günlerde etnik, dini kökenler üzerine öyle olaylara şahit oluyorum, öyle haberler izliyorum, öyle tartışmalara şahit oluyorum ki; kanım donuyor… Hatta çok yakınlarım bile artık bazı etnik kökenlere olan inancını yitirmiş durumda… Bir arada yaşama şansımız olmadığından dem vuruyorlar… En yakınlarımla bile bu olaylar üzerine ateşli tartışmaya giriyorum, sinirleniyorum, inatla savunuyorum, gözlerim doluyor, kızarıyor, sesim titriyor ama inatla savunuyorum ve bu tür olaylarla buna olan inancım bir kat daha artıyor, bu çok çeşitliliğin, çok renkliliğin yılmaz bir savunucusu oluyorum, o gücü kendimde bulabiliyorum… Her şeye ve herkese rağmen, hepsine inat…
Yine böyle, günlerden bir gün Ulus’ta işim var… Yakınlarımdan biriyleyim… Öğlene doğru karnımız acıktı ve yol üstünde, seyyar arabasıyla Kokoreççilik yapan Çino Kokoreççisi’ne rastladık… Yemeye karar verdik… Ustaya siparişlerimizi verdik, başında beklemeye koyulduk… Usta Türkçe konuşuyordu, bir sorun yok gibi görünüyordu fakat, birden telefonla görüşmeye başladı ve konuşması Kürtçe’ye döndü… Belli ki adamcağız memleketinden biriyle konuşuyordu ve o da Türkçe bilmiyordu… Bunu öylesine normal ve doğal karşılıyorum ki; fakat birden yakınımın yüzünün asıldığını fark ettim… Onun bu tip durumlarda neler hissettiğini bilebiliyordum artık… Neler söyleyeceğini, nelerden şikayet edeceğini, nelere sinirleneceğini… O da benim neler söyleyeceğimi, neleri savunacağımı, kendi düşüncelerinden neleri yanlış bulacağımı ve eleştireceğimi biliyordu… Bu konuşmalar ve fikir ayrılıkları aramızda rutine binmişti çünkü… Onun içindir sanırım, bu sefer sadece bakışmakla yetindik… Ben ekstradan hafifçe gülümsemekle yetindim…
Fırtına öncesi sessizliği andıran bu halde yemeklerimizi aldık ve seyyar arabanın arka tarafındaki taburelerden ikisine oturduk… Öylesine açtık ki; başımızı kaldırıp sağa sola bakmıyorduk bile… Bayağı bir süre sessizce kokoreçlerimizi yedik, hiç konuşmadık fakat, bir süre sonra başımı kaldırıp sola çevirdiğimde seyyar arabanın arkasına asılmış kocaman levhalar dikkatimi çekti… Kocaman olması yetmemiş, hem sağa hem sola olmak üzere iki adet asılmıştı, üzerinde şunlar yazıyordu:
"Maddi durumu olmayanlar, evsizler, kimsesizler, öğrenciler, işsizler… Lütfen durumunuz yoksa söyleyin…"
Basit bir seyyar kokoreç arabasının her iki yanına asılmış bu tabelaları bana hangi ırk, hangi mezhep, hangi ülke, hangi siyasi parti açıklayabilir? Hangi anayasada seyyar satıcılar için böyle bir zorunlu kanun vardır? Kendi halindeki bir seyyar satıcıyı kaç yıl hapisle, hangi tehditle korkuttunuz da bu tabelaları astırdınız! Neden peki? Neden bu adam kendini buna mecbur hissetti? Bunu bana açıklayabilir misiniz? Evet, bu adam bunu yaptı çünkü;
Bu toprakların üzerinde hâlâ Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin aşkı var, neyzenlerin nefesi, Pir Sultan’ın sazı, sözü var… Hz. Ali’nin kılıcı gölge ediyor bize yaz günleri, Ömer’in adaletini siyasilerimiz unutsa da halkımız mıh gibi çakmış aklına! Hâlâ Mustafa Kemal’in kalpaklı gölgesi Kocatepe’de! Biz hâlâ sıfırdan yaratılmış o ülkeyiz! Hâlâ öylesine gölgesi dolaşıyor ki tarihimizin üzerimizde… Profesörü de, kokoreççisi de fark etmiyor… Yanıltmıyor umudumuzu! Allah, Ömer’inden Mevlânası’na, M. Kemal’inden Pir Sultan’ına hepsinden razı olsun, bu gün bile… Kimisi din ile kimisi siyasi dehasını kullanarak öyle bir tohum atmış ki bu topraklara, ne kadar budarlarsa budasınlar kökü her zaman dipdiri, yeniden çıkıyor, yeniden ve daha diri! Önemli olan bu serin gölgeyi üzerimizden kaçırmamak… İşte, profesörü, kokoreççisi, esnafı, köylüsü, memuru, işçisi, zengini, fakiri, orta hallisi bunu yapıyor… Siyasetçisi de bunu yapacak, yapmak zorunda, başka yolu yok…
]]>
Sevgili Mirabella… Sana sokaklardan fazlasını sunamadım… Kaldırımlara düşen yağmur damlalarından fazlasını da… Kış soğuğunda paçalarımızdan içeri giren egzoz dumanlarının sıcağı yeter sandım… Bu dünyaya ait, ikimizin dünyasına çok uzak arabaların kulağımıza bıraktığı iz… Yanı başımda uyandığın an araladığın perdeden içeri giren sabah güneşi… Ellerinle güneşi yatağıma getirmen, ve tabii ki yine olağanca zarafetinle… Yastığımda bıraktığın saç kokun… Sana ten kokumdan fazlasını sunamadım… Hücrelerimi anlayışla harmanladım, kendi huysuzluğumdan korktum… Geceleri sen uyurken yanı başımda, ben dünyayı gezdim… Her babadan biraz huysuzluk topladım ki; sana olan kızgınlığım on dakikayı geçmesin… Baba kızgınlığı işte, bilirsin…
Ama yetmedi, ne yaparsın? Yetiremedim… Soğuktan kızarmış ellerini nefesimle ısıtmak… Donmuş burnunu ellerimle hayata döndürmek… Deniz kızı kirpiklerinden sana şiirler hediye etmek yetmedi… Sokaklar benimdi her zaman ve sen… Şimdi benim olsa da bu tarla yok korkuluğum… "Düşük ihtimalli düşlerden düşüş anları" derim ben bu anlara… Elimin elinde olması yeter sanarım… Bilirim ki; sana yüzük alsam sigaramı alacak kız lâzım… Bunca yokluk, bunca çaresizlik içinde yine de şunu bil ki;
Farkındayım senin… Görüyor ve hissediyorum…
Şehirlerarası otobüslerde evrimleşerek yok olmuş kanatlarının… İl sınırları arasında mekik dokuduğun tekerlekli tabutlarda neler hissettiğinin idrakindeyim… Açılıp kapanmaktan bitâp düşmüş göz kapaklarının ve zaman zaman secdeye koyduğun alnının… Öylece duruyorum sanma olduğum yerde… Masamın üzerinde duran, parmaklarımın emrindeki çakmağım, onun emrindeki tabakam, içindeki tütünüm, senin emrindeki beynim… Hepimiz senin içiniz… Senin için dua ediyoruz… Senin için yanıyoruz… İnanmazsın ki… İnanma… Ne dedik de inandın ki zaten?… Söylesene; hangi hayalimizi astın rüyadan imâl edilmiş, çatısız evinin duvarına? Söyleriz inanmazsın… Yanarız umursamazsın…
]]>