Yazacak o kadar şey birikti ki, anlatamam… Ara ara "Tamamlanacak Yazılar" klasörümdeki yazıları açıp denemelerimi, öykülerimi filan tamamlamanın haricinde pek günlük tutmadım uzun süredir… Madem bu gün Pazar, ben de erkenden karga gibi uyandım ki (Şu an saat 07:58, bu bir mucize) şöyle potpuri tadında, karışık bir günlük yazayım… Erkenden alınan duş ve demlenen çay da işin ekstrası oldu… Bir de klasik müzikle donatılmış bir playlist hazırladım mı, sıfır kilometre bir insan olurum… Umarım hâlâ günlük yazarken cümleleri bir araya getirebilme yeteneğimi kaybetmemişimdir… -Memur Emeklisi Don Kişot- ile başlayalım… Bu günlük yazısı bayağıdır yazılmayı bekleyen bir yazı… 4 Aralık Özürlüler günü markete alışverişe giderken önümde yürüyen, fötr şapkalı bir amca dikkatimi çekti… Karşımda duran siyah arabanın camına beyaz bir kâğıt bıraktı… Bizim burada her sabah arabaların camına çeşitli reklam broşürleri bırakırlar… İçimden dedim ki; "Bak şimdi… Ya bir restoran açılışıdır ya da bilgisayar tamiri broşürüdür"… Kâğıdı elime alıp okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm… Kâğıtta yazan tam olarak aşağıdakiler gibiydi… Üzerimde fotoğraf makinesi olmadığı için telefonla çekebildim…


Gözlerim doldu resmen… Kaldırıma yapılmış bir tekerlekli sandalye çıkış yeri ve onun önüne arabasını park etmiş bir embesil… Ve bunu fark edebilmiş bir amca… Daha Özürlüler Günü’nden birkaç gün önce, Meclis’in önünde bir grup engelli arkadaşımız kamuda engelli istihdamı konulu bir protesto gerçekleştirdiler… Ne seslerini duyan oldu, ne bir şey… Birkaç ana haber bülteni içeriklerinde protestoya yer verdi… Milletvekillerine bu konuda mikrofon uzattı… Milletvekillerinin yüzlerindeki vurdumduymazlık ve "Yaparız / Ederiz" edası midemi bulandırdı… O gün bu gündür de "Kamuda engelli istihdamı"nı geçtim engelliler adına hiçbir kanun, yasa vs… gündeme gelmedi… Ama ya amcanın yaptığı hareket? Her zaman söyledim… Haklı olduğumu anlamak beni o denli mutlu etti ki, anlatamam… "Bizler seçim zamanı parmağımıza sürülen siyah boyadan çok daha fazlasıyız aslında… Orada oturanlar toplumun tamamını temsil etmiyor, asla da etmediler… Orada oturanlar siyah arabanın sahibi sayesinde oradalar… Fötr şapkalı amca her zaman var… Hep de var olacak… Seviyorum ben Fötr Şapkalı Amca’yı ve onun gibileri… Böyle ne bileyim? Don Kişot gibi, yel değirmenlerine karşı savaşmak, deli olmak gibi bir şey… Einstein’in, Don Kişot’un vatandaş halini düşün… Bildiğin Ankara doğumlu, memur emeklisi, vatandaş Don Kişot… Asla bir parti ya da siyasi kişiliğe partizan olmamış… Mikrofon uzatsan "Hepsi aynı bok evladım!" diyecek… Bıyık altından gülümseyeceğim…
-Erdal Sarızeybek’le Tanışma-
14 Şubat’ta, Erdal Sarızeybek, Optimum Outlet ve Eğlence Merkezi’ndeydi… İmza günü için… Aynı ekranda göründüğü gibi… Gözlerindeki nem, konuşurken vatan sevgisiyle titreyen sesi, ruh hali… Aynısı… Ekranlar önünde olduğu gibi, sapıtmadan, ne bir eksik ne bir fazla, insanın sadece kendisini yansıtabilmesi o kadar önemli ve zordur ki, işte bunu başarabilmiş Paşa… "Helâl olsun" dedim içimden… Dışımdan zaten konuşamadım bile… "Paşam", dedim, "Sizi çok seviyoruz… Her zaman yanınızdayız ve söylediklerinizi can kulağı ile dinliyoruz, faydalanıyoruz…" Öyle bir baktı gözlerime… Gözleri doldu… "Mücadelemiz devam edecek" dedi… Sustuk… Zaten o andan sonra söylenecek de pek bir şey kalmamıştı… Nihat Genç Röportajımdan sonra en heyecanlandığım anlardan biriydi… Bu da gitti, kaldı üç… Serdar Akinan, Osman Pamukoğlu bir de Enver Aysever’i de gördük mü seri tamamlanacak herhalde… Umarım kısmet olur…
-21 Şubat 2009 Dexterity , Yolcu Bar Konseri-
Metallica Konseri yazımdan da anımsayacağınız Alp’in gitarda yer aldığı İstanbullu grup Dexterity… Cover performansı sergiliyorlar şimdilik, Mart sonu gibi kendi bestelerini demo albümde toplayacaklar… Ankara, Yolcu Bar’da konser verdiler… Gittik canlı kanlı izledik… Ben çok memnun ayrıldım… Performans oldukça iyiydi… Şimdi uyum - muyum diyerek müzikal bir çok bilmiş yazısı yazmayacağım tabii ki boynunda altı kilo bez parçası sarılı Hıncal Uluç edasıyla… İstanbul’dan kalkıp geldiler Ankara’ya… Kulağımızın pasını sildiler sağ olsunlar… Vokal, Can Namlı oldukça başarılı… Hem performans hem sahne duruşu olarak… Hani hasta ve halsiz olmasam o gün sırf vokalin verdiği gazla saçı başı dağıtırdım… Grubun bas gitaristi, Ekin Alçar… Konser öncesi stüdyoda dikkat ettim… Gitarını çocuğu gibi seviyor… Müziği çok seviyor… Her halinden, her hareketinden belli… Anlaşılıyor… Esprili yapısıysa cabası… Diğer elemanlar Cenk Sanusoğlu ve Caner Turan keza öyleler… Gece güzeldi… Konser biter bitmez arkasını dönüp giden odun izleyici hariç her şey iyiydi işte! O da onların ayıbı olsun… Ben Yolcu Bar’a ve Dexterity’e teşekkür ederim… http://www.myspace.com/dexterityturkey adresini ziyaret edin, videolar var…
Diğer bir inanılmaz olaysa yine Metallica Konseri yazımdan anımsayacağınız İldeniz’in konser öncesi ve sonrasına damga vurmasıydı… Sen koca grubu al İstanbul’dan özel vasıta ile Ankara’ya getir… 2 gün otelde konuk et… A’dan Z’ye her şeyleriyle ilgilen, otele yerleştir… Konser öncesi on kişiyi Tunazade gibi bir yere sok, yemek ısmarla… Hatta hastalıktan ve kırgınlıktan geberen bana bile on bin defa "Yiyemem" dediğim halde emrivaki biçimde yemek söyle… Koskoca İskender ve sonrasında Künefe önüme gelince ne yapacağımı şaşırdım… İki çatal alıp bıraktım ikisini de… Artık o bir masal kahramanı… Bir gün dünyanın diğer ucunda işimiz düşse gelecek ve bizi kurtaracak… Evet, kendi gelmezse bile annesi Fiat Palio’su ile gelecek ve bizi dertten kurtaracak… Hatta kendisi ya da annesi gelmezse akrabalarından birini gönderecek ama bizi zor durumdan kurtaracak… Selena gibi, üç defa "İldeniz, İldeniz, İldeniz" dediğimiz zaman mutlaka "Akyar" ailesinden birisi gelecek, gelecekler… Ben buna inanmaya başladım…
Daha sonraki beş gün Alp Ankara’da kaldı… Yine Metallica Konseri yazımdakine benzer aksilikler bizi yalnız bırakmadı… Tam gezmelik olan hava, biz ne zaman adımımızı evden dışarı atsak birden tipi şeklinde kara dönüştü, sağanak şeklinde yağmur oldu başımızdan aşağı döküldü sağ olsun… Alp Anıtkabir’i görmek istedi… Beş gün boyunca sabah altıda uyuyup akşam altıda uyandık ve bir hafta boyunca "Yarın gideriz" diyerek Anıtkabir’e gidememeyi başardık… Bunu nasıl başardık gerçekten ben de henüz bilemiyorum… Alp’in gideceği gün ne yaptık ne ettik evden çıkarken salına salına evin civarında yaklaşık yarım saat oyalandık ve belediye otobüsündeyken otogara yetişemeyeceğimizi anladık… Yarı yolda inip taksiye binmek zorunda kaldık… Otogarda Alp ile vedalaşırken, birbirimize sarılmış vaziyette kalkan otobüsün motor sesini duyduk… Otuz saniye daha fark etmesek Alp arkasını döndüğü zaman otobüsü göremeyecekti… Bu zaman kıtlığının en büyük sebeplerinden biri de elbette bileti alırken Alp’in tam adı olan Hasan Tahsin Alp Tanza’yı bilet görevlisinin iki ayrı kişi sanması ve bir türlü kayıtlarda Alp’e ayırtılan bileti bulamaması oldu… Böyle işte… Bitti mi ne?














7 Yorum Var