headermask image

header image

“Annelerinin yumuşak başlı kızları”

Birkaç gün önce halamlar bizi ziyarete gelmişti… Bir miktar para bırakmışlar bana… Cep harçlığı gibi… İşe girmeme az bir zaman kala iyi geldi bu bana… Alışveriş, uzun süredir zaman ayırmadığım bir şeydi… Bugün Optimum Alışveriş Merkezi’ne gittim… "Bir bakayım, ne var ne yok?" diyerek… Neler alsam? diye, düşünürken hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını fark ettim… Ne tuhaftır? Alışveriş deyince insanın aklına hemen elbise benzeri şeyler geliyor… Giyim kuşam yönünden bir eksiğim yoktu… Şimdi yemek yesem o da çok anlık bir zevk diye, düşündüm… Gerçekten öyledir? Karın şişirmekten başka bir şeye yaramaz… Elime havadan bir para geçerse onunla bir şeyler almak isterim, ben… Kalıcı bir şeyler… Aklıma okuyacak kitabımın kalmadığı geldi… Hepsini okumuştum… Uzun sayılacak bir zamandır da kitap almıyordum… Kitapçıya girdim ve raflara bakınmaya başladım… Hoşuma giden ya da dikkatimi çeken bir kitap göremedim… Nihat GENÇ kitapları takıldı gözüme… Birkaç kitabı vardı kütüphanemde ama eksiklerim vardı… Nihat GENÇ kitapları da pahalı… Üç tane daha almaya karar verdim… Gerisini de işe başlayınca alırım ve seriyi tamamlarım diye, düşündüm… Arkası karanlık ağaçlar, İhtiyar kemancı ve Kompile hikâyeler’i aldım… Kasaya gittiğimde biraz uçtuğumu fark ettim… Param yetmeyecek endişesi yaşamaya başladım… Adama "Ne kadar tutuyor?" diye sordum… "Tabii, hesaplayayım." diyerek hesaba koyuldu… "Abi, eve yürüyerek gideceğim zaten, bu sıcakta pişeceğim eve kadar… 2,25 YTL kola parası kalsın yeter! Başka bir şey istemem senden!" dedim… Gülüştük… Neyse ki ucu ucuna yetti param ve tam da bir kola parası arttı… "İyi günler" dileyip eve doğru yola koyuldum…

Alışveriş merkezinden çıktığım anda ensem yanmaya başlamıştı bile… Yolum da kısa sayılmayacak bir mesafe… Ne i podumu almışım ne bir şey… Sıkıcı yol… Gayet hafif bir ayakkabı giymeme rağmen ayakkabılarımın yere değdiğinde çıkardığı sesi bile duyabiliyorum… Neyse, daha fazla yakınmadım bu durumdan ve düşünmeye koyuldum… Düşüneyim bari bir şeyler, diyerek… Aklıma dün yazdığım yazı geldi… Mevlüt ÖZCAN ile ilgili olan… Düşünmeye henüz başlamıştım ki, kendiliğimden bir vicdan muhasebesine giriştiğimi fark ettim:

"Ulan! Acaba çok mu sert yazdım? Haksızlık mı ettim? Kendimi mi kaybettim? Bir anlık öfkemin esiri mi oldum?" gibi sorular sormaya başladım kendi kendime… Her seferinde "Hayır" diyordum, ve kendimi rahatlatıyordum ama bir yanım da sürekli:

"Cihan! 60 yaşında adam… Ve sen 60 yaşına kadar bu öğretilerle büyümüş adamdan piercingi anlamasını, erkeğin küpe takmasını, kadının pantolon giymesini, erkeğin saç uzatmasını anlamasını bekliyorsun… Haksızlık ediyorsun, sanırım! Hatırlasana… Baban da böyleydi bir zamanlar, dayıların da böyleydi, babaannen de, teyzelerin de, yengen de, mahallenizde ki hacı bakkal amca da, öğretmenin de, anneannen de böyleydi… İlk küpe taktığın zamanı düşün… Her sene coşku içinde gittiğin köyüne nasıl da endişeli bir yüz ifadesiyle gitmiştin! Alacağın tepkileri düşünerek!"

Haklı olduğum fikri bir yandan, haksızlık ettiğim fikri bir yandan beni çekiştiriyordu… Zaten hava sıcak, yürüyorum ve kan ter içinde kaldım… "Neyse, boş ver bunları!" diyerek bir ağaç altına, bir bank bulup oturdum ve bir sigara yaktım… O arada yeni aldığım kitapların heyecanı aklıma geldi… Evet, yeni kitap alınca insanın içini bir heyecan kaplar… Onun kokusu, gıcır gıcır sayfaları, yeni bir şeyler okuyacak olmanın heyecanı, vesaire… Sigara kokusuna karışan yeni kitap kokusu çektim içime bir süre… Sayfalar arasında gezinmeye başladım… Aklıma Nihat GENÇ ile yaptığım söyleşi geldi ve kendi kendime mırıldanmaya başladım:

"Ah, be! Nihat Ağabey! Keşke şimdi, şu bankta yanımda olsan da sana sorsam… Senden akıl alsam… Bir Mevlüt ÖZCAN’ın yazısını okutsam, sonra benimkini… Ve sana sorsam: "Sence çok mu haksızlık etmişim, ha? Öfkemin esiri mi olmuşum? Söylesene!"

O, ateşli adamdı, yazıları da ateşliydi… Beni anlar diye düşündüm belki de, bilemiyorum… Etrafımda, yanımda… Hatta ve hatta ülkemde ateşli adam eksikliği hissediyordum! Birkaç saniyelik duraksamadan sonra mırıldanmaya devam ettim:

"Tamam be abi! Hadi modern çağı, kişisel hak ve özgürlükleri, modern giyimi ve değişen dünyayı anlamasını beklemek haksızlık diyelim, çünkü o öğretilerle büyümüş ve bunlarla 60 yaşına kadar gelmiş… Hadi, bu öğretilerle büyümüş biri başı açık gezmeyi vücudu anonim kullandırmak olarak da algılayabilir diyelim… Başı açık gezen anama ve milyonlarca başı açık anaya ettiği hakareti de Allah’a havale edip geçelim!. Ama… Ama ya o kızlar!

Baskı altında ki… Başı açık tecavüze uğrasa "kendi kaşınmış" olan kızlar… Başı kapalı tecavüze uğrasa "Ailenin namusunu kirlettiği varsayılan ve her türlü muameleye lâyık görülen kızlar!"… Neyse Nihat Ağabey! Bunları yazdığım zaman onlardan bile tepki alıyorum, çünkü üzerlerinde ki baskının farkında bile değiller… "Memnun olmacılık" oynamak istiyorlar belli ki… Belki de başka çareleri yok… Etraflarında ki dünya onlara bu şansı tanımıyor belki de… Ne dersin?

Ama ben söylemesem, sen söylemesen, o söylemese bunlar nasıl düzelir? Susmalı mıydım yani? Söylememeli miydim? Görmemeli miydim? Duymamalı mıydım? Off! Bilemiyorum abi… Keşke, keşke burada olsan da şu kızlar hakkında bana iki kelime etsen… Ben de doğru mu yanlış mı ettiğimi anlasam!"

Böyle düşünceler içinde sigaramın sonuna geldim… Son nefesi çekip kalkmaya yeltenmeden önce şu, kitabın arka sayfasına bakayım da biraz kafam dağılsın hiç olmazsa diye, düşündüm… En azından kafamda ki beni delirten düşünceden kurtulurum da Nihat Ağabey’in yazdığı birkaç paragrafı analiz ederekten eve kadar varırım, dedim… Elimi poşete attım, üç kitaptan rast gele birini çektim ve elime "Kompile Hikâyeler" geldi… "Arka sayfa özetine bir göz atayım" dedim, ve gözüme şu satırlar ilişti:

"Annelerinin yumuşak başlı kızları. Anneleriyle bir evde çürüyen kızlar. Annelerinin kuzuları. Annelerinin gonca gülleri. Annelerinin kudurmuş ahlâklarının kurbanları. Bir ömür eve kapatılmış kızlar, bugün de bir işi olmayan kızlar, en şanslıları meslek yüksek, açık öğretim okuyan kızlar. Kızlarının namusuna sıkı sıkı yapışmış, kireç badana odalar, 
ahlâk, namus karantinası odalar."

… eve doğru yürümeyi sürdürdüm… Ne vicdan, ne başka bir şey! 
Yalnızca eve doğru yürümeyi sürdürdüm… Buldozer gibi, duygusuz bir makine gibi, 
burnundan soluyan bir hayvan gibi, bir erkek gibi!

7 Yorum Var

  1. Evet yine uzun bir aradan sonra kısa bir ziyaret =) Keşke ‘Kısa zamandan sonra uzun ziyaret olsa..’ diyesi gelir insanın bu sözüme karşılık..Herneyse sözümün özüne geçmeliyim biran önce.Şimdi ilk olarak şunu belirtmeliyim ki;bir insanın *İç Çek-işmeleri* yok mu?Ah,evet o kötü bir huy bence.Kemirgen bir hayvan içgüdüsü gibidir.Tam olarak kasada hesabın nekadar tutacağını içten içe ‘hadı oğlum hesap et şunu,daha kola içicem!’ der gibi.Ya da Mevlür OZCAN’a karşı öfkenin esiri olman mı desem?..Ya da Kompile Hikayeler’den alıntı bir yazıyla tüm bu düşüncelerin ne boyuta vardığını hesaplamak mı?..

    1. Gizem DEMİRAĞ Yazmış December 11th, 2008
  2. Bu yazınızda bahsettiğiniz kararsızlığın ortaya çıkmasının en birincil nedeni önceki yazınızda yazdıklarınızın kaynağı karşınızdakinin cahilliğini gözler önüne sermek ve toplumsal olarak yapılan yanlışlıkları dışarlama çabasından çıkıp kişisel bir saldırıya çevirmiş olmanızdır.
    Mevlüt Özcan gibi birçok cahil insan bulunmaktadır. Sadece ülkemizde değil bütün dünyada inanç temelli baskı ve korkuyu kullanarak sosyo-ekonomik düzenlere hakim olmaya çalışan bir zihniyet vardır. Aslını isterseniz yaşadığımız dünyada şu anda egemen politik ve ekonomik yönetim biçimi budur. (11 Eylül’den sonra Bush’un konuşmaları bunun en büyük ispatıdır.)
    Dolayısı ile bu tip durumlar karşısında yazdığınız uslüpteki yazılar toplumsal açıdan iyi bir motivasyon olsa da işlevsel açıdan pek bir etki gösterememektedir.
    Cahilliğin neden olduğu ve toplumsal yaşantımızı zayıflatan bu tip cahilce hareketler o kadar çoktur ki hepsine birden kontrolsüz sinir gösterirseniz sizin gibi gelecekte ülkemiz yazın hayatında önemli bir yere sahip olma ihtimali olan birini kişisel hissiyatını ön plana çıkaran bir köşe yazarı olarak görürüz ancak.( ki onlardan da gereğinden fazla var çevremizde) Bilimsel düşünceden ve toplumsalcı yaklaşımdan uzaklaşmamanız dileği ile, yazın hayatınızda başarılar diliyorum.

    2. Cemre Yazmış August 22nd, 2008
  3. Dünyaya kız olarak gelmek ve cinsiyetini adeta sırtında yük gibi taşımak zorunda bırakılmak hakkında en çok sözü olanlardan biriyim. Ama şimdi düşünüyorum da, her şeyde olduğu gibi bu konuda da kurunun yanında yaş yanmakta.. Eskiden, kadınların söz hakkına dahi sahip olmadığı zamanlardaymış o ezilen, mağdur kadınlar.. Şimdi ne tarafa kafamı çevirsem, hangi arkadaşıma baksam ne yazık ki olması gerektiği gibi değil hiç biri.. Zaman değişti, eskiye nazaran kadınlar daha özgür, daha fazla imkan ve hakka sahip fakat eskisi gibi temiz değiller. Namus konusunda kendini savunacak halde değil çoğu.. Hani namus iki bacak arasında değil diyoruz bir çoğumuz ama iki bacak arasında işte kardeşim.Türkiye’deysen ve kadınsan bu böyle.Ki şahsi düşüncemdir; doğrusu ve güzeli de bu şekildedir bana göre. Yani bana kalırsa biraz da özeleştiri gerek; kadınların çoğu tanınan hakları iyi kullanamadı. (Genelleme yapmadığımı özellikle belirtmek istiyorum.) Ama pek tabii ki bunların hiçbiri türban=ahlak denklemini kurmaz. Ve bu din, duygu sömürücü aynı zamanda en ala dinsiz olan, kendini bilmezlerin siyasetlerini de aklamaz..

    3. Siya Siya Yazmış August 17th, 2008
  4. Kendinle kavga etsen de hiç susma sen Cihan abi :). Uzun zamandır ziyaret edemiyordum. “Bu siteye erişim kendi kararıyla
    engellenmiştir. ” yazısıyla karşılaşınca kalakaldım biraz ama işin gerçeğini anlayınca rahatladım. Ben de olmayan sitemle destek veriyorum :pP (Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış ya, her zaman onuncu köy vardır.)

    4. Veli Yazmış August 17th, 2008
  5. yazınız çok güzeldi. Böyle güzel şeyler yazdığınız için teşekkür ederiz. Söylediğiniz şeylere gerçekten inanmak istiyorum. bir kadın olarak sizinle aynı şehirde adım attığım için gurur duymak istiyorum

    5. Şahnur Yazmış August 17th, 2008
  6. “Annelerinin yumuşak başlı kızları. Anneleriyle bir evde çürüyen kızlar. Annelerinin kuzuları. Annelerinin gonca gülleri. Annelerinin kudurmuş ahlâklarının kurbanları. Bir ömür eve kapatılmış kızlar, bugün de bir işi olmayan kızlar, en şanslıları meslek yüksek, açık öğretim okuyan kızlar. Kızlarının namusuna sıkı sıkı yapışmış, kireç badana odalar,
    ahlâk, namus karantinası odalar.”

    Ne qüseL söyLemiş, üzerine yazıLacak bi şey yuk sanırsam (:

    6. XsiR Yazmış August 16th, 2008
  7. Genel de kendi kendine yapılan eleştrilerin dozunu ayarlamak, nasıl ifade edileceğini belirlemek zor gelir..(yanlış anlaşılma, kendine ters düşme korkusu, vb..)
    ama kendini çözümlemişsin farkındaysan,
    O 2 satır alıntının da seni rahatlattığı belli; ve onlar içindi bu sinir, sayın duygusuz makine, burnundan soluyan hayvan..
    Bence çok haklıydın, haklı oldukça da bu siniri taşıyacaksın::

    7. Gizem Yazmış August 16th, 2008
*
* (Gizli tutulacak)