İki günde anca kendime gelebildim ve yazıyorum. Konfor olarak fena sayılmayacak ama hız olarak berbat geçen bir tren yolculuğunun sonunda Haydarpaşa’ya yaklaştım. Haydapaşa’nın banklarında yatma endişemi yok eden yüce insan Alp yani Tnz beni orada bekliyordu. 23:00 civarı indim. Trenden indiğimde Alp’i hemen fark ettim. İlk karşılaşma anı, tanışma, ilk çekingenlik dakikaları derken vapura bindik. Alp’ten tren geç kaldığı ve beklettiğim için özür diliyordum, ki o şok eden cümleyi kurdu. "Tren neden geç kaldı haberin var mı? Garda sordum ve trenden duman çıktığını söylediler." Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Bu kadar şanssızlık anca beni bulabilirdi zaten. Yine de o trenden sağ salim inebildiğim için mutluydum. Alp’in deyimiyle evleri "Cehennemin dibi"nde olduğu için beş vasıta değiştirdik. Vapur’dan inip metroyu beklemeye koyulmuşken, tam "İstanbul’u sevmiyorum" demeye yeltenmiştim ki, bir anda metronun geldiğini fark ettim ve kendimi bir adım geri çektim. Buna rağmen koca trenin rüzgârının burnumun ucunda hissettim. "Fışşşk" efektiyle birlikte koca tren burnumu sıyırıp geçti. Yani bir adım geri çekilmesem şu an aranızda değildim. Bundan sonra İstanbul’dayken, orayı sevmediğimi söylerken iki defa düşüneceğim. Trenler çok sinirleniyor. Vapur, tramvay, metro, taksi derken en sonunda eve vardık. Vardığımızda gece 03:00 civarıydı. Yaklaşık iki saatlik bir muhabbetten sonra anca uyumaya karar verdik. Yatmaya karar verdiğimizde sabaha karşıydı ve ertesi günkü akıl almaz konser için erken kalkmak zorundaydık… 05:00 civarı uyuduk…
***
Yaklaşık 10 saati bulan berbat tren yolculuğunun ardından saat 11:00 civarı Alp’in sesi ile gözlerimi dünyaya araladım… Hâlâ yorgunluğu üzerimde atamamın etkisiyle yaklaşık 15 dakikada yataktan anca kalkabildim… Alp’in annesinin yaptığı nefis, salçalı, kekikli sosisten ekmeksizce bir tabak yedim… Sonra saat 12:30 civarı evden çıktık… Birkaç durak sonra Alp’in arkadaşı da bize katıldı… Otobüste sucuğa döndük… Allah’tan Ankara’da bu manzaraya alışkındım… İndiğimiz zaman bir sigara içimi terimizin kurumasını bekledik ve Taksim’e geçtik… Ben hatıra kalması için bir Metallica tişörtü alacaktım… Lise yıllarından kalma tüm tişörtler sevgili annem tarafından çoktan yer bezi olarak kullanılıyordu… Dükkâna girdiğimiz zaman gözüme hemen Aptülika’nın müthiş çizimleriyle şenlenen "27 Temmuz, Ali Sami Yen, Metallica İstanbul Live" yazılı tişörtler çarptı ve hemen onu edindim… Gerçekten Aptülika’nın ellerine sağlık… Grup elemanlarının resimlerinin direkt olarak tişörte basıldığı tişörtlerde bile elemanlar kendilerine bu kadar benzemiyordu… Her ne kadar konserin üzerinden iki gün geçmiş olsa da, ekşi sözlük’te konserdeki milletin lacoste, Metallica, beyaz ya da pembe tişörtüyle laf çevirip, boş boş muhabbet eden insanlar olsa da tişörtümü oracıkta üzerime geçirip çıktım… Ne Taksim’de ne de konser alanında kimin ne giydiğiyle zerre kadar ilgilenmedim… Yakalı düz siyah tişörtle gelen arkadaşım da vardı, gitarlı tişört, beyaz tişört, Metallica tişörtü, gömlek… Hepimiz tek bir amaç için oradaydık, güzel zaman geçirmek… Giydiklerimiz ya da imajımız zerre umrumuzda değildi… Yani en azından ben… Şahsen Ankara’dan gelip, yollarda her türlü yorgunluktan rezil düşmüş biri olarak amacım sadece oradan edinebildiğim kadar çok anı ve hatırayla ayrılabilmekti… Sonuçta lise dönemlerimize damgasını vurmuş bir grubu 24 yaşımda canlı dinleme olanağı gelmişti ayağıma… Oradan hiçbir şeyi sallamadan, kimsenin kıyafetine, tipine bakmadan sadece kendimle ve isteklerimle ilgilenerek ayrılmak istiyordum… Öyle de oldu… İyi ki bu tişörtü almışım ve oracıkta üstüme geçirmişim… Şu an, Ankara’da, evimde tişörte baktıkça "Ne güzel hatıra lan!" deyip hayran hayran iç geçiriyorum ve tüm yorgunluğum geçiyor… Ekşi’de dönen tişört muhabbetleri de üzüyor beni… Bu insan, bu konserden ne anladı acaba? Millete bakmaktan kendini düşünebildi mi? Çok merak ediyorum… ***
Stadın önüne geldiğimizde Çağlar, İldeniz, Osman vs… den oluşan azgın güruh, ki birçoğu blogcu zamanında arkadaşlarımız… Baykelebek, İldeniz vs… Onların "Yeaaaaaaahhh" çığlıklarıyla irkilip kendime geldim ki, kendileri Alp’i farkedip atmışlar o çığlığı… E heh! Konser daha başlamadan stat önünde moralim ayyuka çıktı… Baykelebek, Moröküz, İldeniz gibi eski zamanlardan sanal alemde tanışıklığımız olan arkadaşlarla da böyle bir günde bir araya gelmek, en azında dünya gözüyle karşılıklı görüşüp bir ellerini sıkma fırsatı bulmak güzeldi… Daha sonra saha içinde beni aramış, bulamayınca da "parantez! parantez!" diye tempo tutmuşlar ama ben duymadım… Duymasam da bilmek bile yetti… Bu da çok anlamlı bir anı oldu benim için… Çok sıcak kanlı elemanlar hepsi, internette göründükleri gibi… Neyse… Daha sonra sağ olsun resmen konser sağdıcım olan Alp, beni noname’in şefkatli ellerine kadar bıraktı… Zaten İstanbul özürlüyüm, o kadar insan içinde noname’i bulabilmem imkânsızdı… Biz sahne önü girişinden gireceğimiz için, Alp’ler de saha iç girişinden, orada ayrılmak zorunda kaldık… İşte, ne başladıysa bundan sonra başladı… yaklaşık 2:30′dan 17:00′ye kadar giriş için bekledik, inanılmaz izdiham yüzünden… 17:30 civarı içeriye girdik… Hemen sahne önündeki yerimizi aldık… Allah’tan yine iyi girmişiz… Sanırım üçüncü sırada filan kendimize yer bulabildik… Sahneye çok yakındık… İçeriye girerken zalim güvenlik çakmağımı ve suyumu aldı… İçerde ise bir daha su alma fırsatımız olamadı çünkü yerimizden bir ayrılsak, yerimizi kapmaya hazır binlerce tip vardı… Bir daha sahneye öyle yakın yeri ara ki bulasın! Neyse, bu olaylar eşliğinde güneşin alnında beklemeye koyulduk… İlk çıkacak grup "The Sword"tu… Ve ekipman yavaş yavaş kurulmaya başlanmıştı…
***
The Sword daha önce dinlemediğim gruplardandı… Ama performanslarına hayran kaldım… Özellikle baterist çok karizmatikti… Hayır, gay değilim… Ama öyleydi… Vokal’in ses tonu yaptıkları müzikle çok uyumluydu… Sahne şovları tatmin eder düzeydeydi… Hareketlilerdi ve ritm ağırlıklı müzikleri hoştu… Bileklerimizin ve boyunlarımızın yavaş yavaş ısındığını hissediyordum… Ne de olsa ön grubun amacı da buydu zaten… http://www.myspace.com/thesword adresinden göz atmanızı öneririm… İyiler…
***
Daha sonra Pentragram sahne alacaktı… Cenk’in davulu sahneye geldiğinde anladım… Pentagram’a İstanbul seyircisi alışkındır ama ömrünün yarısından çoğu Anadolu şehirlerinde geçmiş biri olarak ilk kez izleyecektim… Heyecan vericiydi… Daha sonra gitarlar sahneye geldi… Ayarlar yapılmaya başlandı… Meteboy’un sarı smileyli gitarını gördüğüm anda kalbim atmaya başlamıştı, ki Pentagram sahneye çıktı… Hepimiz çığlık atmaya başladık… Bir, Şeytan Bunun Neresinde, Dark Is The Sunlight derken tüm şarkılara marş gibi eşlik ettik… O ara arkamda bir arkadaştan "Pentrgam yaaa… Türkiye’nin gururu" diye bir cümle duydum, katılmamak elde değildi… Konser izleyen arkadaşlarımdan birçoğu Pentagram’ın performansını vasat bulsa da The Sword’tan daha sağlam bilek, boyun, ve ses teli ziyan ettim… Güzeldi… Lise yıllarımıza "Antolia" albümü ile damga vuran grupların önde gelenidir… Baba yarısı amca gibidir bu konuda benim için Pentagram… Metallica yarısıdır… En azından elemanları dudağımı uzatsam her hangi bir organlarına denk gelerek öpebilecek mesafeden dünya gözüyle görmüş olmak iyidir… Ben memnun kaldım… Mutluyum… Ayrıca "Neyzen" abinin sahnede ki muhteşem duruşu beni benden almıştır… İşte, Pentagram bunun için "Harbiden Türkiye’nin gururudur!"…
***
Pentagram seyircileri selamlayıp, sahneden ayrıldıktan sonra Cenk’in davulunun sahneden alınmasıyla birlikte, bir boy daha büyük davul kuruldu… Down’a sıra geldiğini anladık… Her grubun ardından davul daha büyüyor, ziller fazlalaşıyor, ses sistemine yeni bir bölüm daha ekleniyordu… Açıkça söylemeliyim ki, Down’u çok fazla dinlemiyorum ama sadece Phil Anselmo bile kalbimin atmasına yetti… Kendini "Pantera"dan tanıyoruz ne de olsa… O, müthiş ses telleri ve gırtlak gücüyle vokallik adına mucizeler yaratmasına alışkınız… Ama canlı izlemek keyfini tadacaktık… Öyle de oldu… Hayatımda gördüğüm en iyi vokal performanslarından biriydi… Sahnede yerinde duramadı… Bir bastığı yere bir daha basmadı… Bir ara göz göze geldik ki, hırslı yüz ifadesiyle gözlerini kocaman açması beni büyüledi… "Lifer" adlı parçayı da Pantera’dayken hayatını kaybeden arkadaşı Dimebag Darrell’e hediye etmesi çok anlamlıydı… Gitarist "Pepper"in iki koluna da Türk Bayraklı bileklikler takması beni iki kat büyüledi ve sevindirdi… Down’la da bayağı bir bilek ve boyun ağrıttık ama sonlara doğru kendimi frenledim, çünkü Metallica’ya enerjim kalmayacaktı… Susuzluk ve saatlerdir ayakta durmanın verdiği yorgunlukta kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı zaten…
***
Saatler 21:30′u gösterdiğinde çoktan Lars’ın hayvani "Tama"sı sahneye oturmuştu… James’in meşhur köşeli gitarı bile gelmişti, ses ayarları yapılmıştı, her şey hazırdı ama kendileri hâlâ ortalıkta yoktu… Seyirciler sabırsızdı… 21:45 oldu hâlâ yoklardı… Artık sabrımız taşmak üzereydi ki, tribünde ki seyircilerin "OOOOoooooo! Metallica oleeeey" şeklindeki, taraftar modunda tezahüratına biz de kendimizi kaptırdık… Daha sonrasında gelen Meksika dalgası muhteşem görüntüler yaşamamıza neden oldu… Hatta bir ara sahne önünde bizler de yere çömelip kalkarak bu dalgaya eşlik ettik… Tribünde olmak istediğim ender anlardan biriydi… İlk başlatan grubu gerçekten tebrik ederim… Müthiş görüntülerdi… Saat 22:00 civarıydı veya 22:30 gibi… Yanılıyor olabilirim çünkü susuzluk ve yorgunluk üzerime iyice çökmüştü… Birden sahnenin kararması ve Metallica’nın müthiş sahneye çıkış introsu (extacy of gold) çalmaya başladığında yeniden dirildim… Evet, her şey hazırdı ve intronun bitişiyle birlikte babalar sahnede olacaktı… Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi… Veeeeeee…. İntronun bitişiyle "Creeping Death" ve muhteşem bir ışıklandırma şovuyla sahnedelerdi… Nasıl bir çığlık attım hatırlamıyorum bile… Sanırım bugün bile sesimin kısıklıktan horoz gibi çıkmasının sebebi sadece o çığlıktı… Gözümü bir süre James’ten alamadım, sonra Lars, Kirk ve Robert… Babalar tam olarak karşımdaydı işte! İnanamıyordum ama bir yandan da bir saniye dahi kaybetmek istemiyordum… Kafa sallarken kaçamak bakışlarla hepsini tek tek süzmeye çalışıyordum… Kimse kimseyi görmüyor, önündekini ve yanındakini umursamadan atlayıp, zıplıyor, boğazları yırtılırcasına çığlık atıyordu… James çok yaşlanmıştı ama performansından hiçbir şey kaybetmemişti… Lars ve Kirk nasıl bir hücre yapıları varsa hala yıllar önceki görüntülerindelerdi… Robert, gruba tamamen uyum sağlamıştı ve zıplamadan bir saniye duramadı… Gerçekten sahnede çok iyiydi… James ve Kirk ile sayısız kere göz göze geldim… Evet, sayısız defa göz göze gelmek… Hâlâ inanamıyorum… Sahnenin köşelerine yerleştirilmiş düzeneklerle yapılan ateş şovu dahil her şey muhteşemdi… O, ateşlerin sıcağını ensemizde hissettik… Kıllarım, kaşlarım filan duruyor mu diye kaç defa kontrol ettim hatırlamıyorum… "One" dan önceki ses şovu müthişti… Kendimizi tam bir savaşın içinde gibi hissettik… Hele ki "Master of Puppets"da elli bin kişi birden "Master! Master" diye bağırması vardı ki, hala kulaklarımda çınlıyor… Sesimizin Mecidiye köy’den duyulduğu rivayetleri geldi… Sayısız pena dağıttılar sahne önü seyircisine… Ve baget… Ama hiçbirini kapmak nasip olmadı… Hemen arkamdaki veledin biri arkadaşımın ayağının altındaki penayı kaptı bir ara… James seyirciye hayran kaldı… "Buradan sizi çok iyi göremiyorum fakat sesiniz çok iyi geliyor" dedi bir ara… Lars, "Bir daha gelsek kaçınız tekrar gelirsiniz" diye sordu… James’ten bir daha gelme sözü aldık… Rüya gibiydi… Yani Metallica sahnedeyken yaşadıklarımı, hissettiklerimi yazsam sonsuza dek sürebilir… O yüzden kısa kesmek istiyorum… Sırayla çalınan setlist şöyleydi:
00. extacy of gold
01. creeping death
02. for whom the bell tolls
03. ride the lightning
04. harvester of sorrow
05. welcome home (sanitarium)
06. leper messiah
07. …and justice for all
08. no remorse
09. fade to black
10. master of puppets
11. whiplash
12. nothing else matters
13. sad but true
14. one
15. enter sandman
16. last caress
17. motorbreath
18. seek and destroy
***
Konser sonunda yorgunluktan bitmiş haldeydim… Susuzluk bir yandan, uykusuzluk… Konser sonunda noname ile vedalaşıp, Alp ile buluştuk… Çağlar, ben, Osman, İldeniz, Çağlar ve birkaç arkadaş bir süre Ali Sami Yen’in hemen karşı kaldırımında oturduk… Yorgunluğumuzu atmaya çalıştık… Çağlar (Bayklebek) 10 şişe su alıp bizi suladı… Elleri öpülesi bir iyilikti bu… Sonra Alp (Tnz)’in deyimiyle cehennemin dibinde olan evlerine nasıl gideceğimizi planladık… Taksi tutmaya karar verdik ama 7 kişiyi taksi nasıl alacaktı… Şansımızı denedik ve Alp’in doksan Okan Bayülgen gücündeki çenesiyle bir taksici ayarladık 30 YTL’ye… Adam kabul etti ama 5 dakika sonra 7 tane yarma gibi adam taksiye binmeye kalkınca hemen aşağı indirdi bizi… "Olmaz bu kadar adam" dedi… Sonra Doblo taksi aramaya başladık ama o da bir sonuç vermedi… İldeniz’in annesi onu almaya gelecekti… Ve geldi… Onu arabaya kadar götürmüşken adını bilmediğim o, melek kalpli - cengaver yürekli anne 7 tane adamı Palio marka arabasına sığdırmaya yeltendi… Biz olmaz, imkansız desek de ısrar etti ve Alp ile ben ön tarafa olmak kaydıyla, 5 kişi arkaya bindi… Gerçekten de sığdık… Bu akıl almaz denklemi nasıl çözdük hatırlamıyorum bile… En son Alp’in vitesi en hassas bölgesinde hissettiğini hatırlıyorum ama… Öyle - böyle derken eve geldik… Arka kapıyı açtığımızda 7 tane adam arabadan döküldü resmen, inmek yerine… Gece saat 03:30 civarıydı… Bu yorgunluğun üzerine Osman’ın evine gidecektik… Çağlar’da oradaydı ama nasip olmadı… On beş dakika sonra telefon açtığımızda Çağlar dahil, herkes o tarafta bayılmıştı bile… Açıkçası bizimde işimize geldi… Yatağa serildik ve muhabbet derken sabah 05:00 civarı uyuduk… Alp’in ertesi gün işe gitmesi gerekiyordu ve sabah 7′de çıkmamız gerekiyordu… İki saat uyuduktan sonra uyandık… Daha doğrusu bedenimiz uyandı… Bir ruhumuzun olduğunu fark etmiyorduk bile… Metro’ya bindiğimizde bir amcanın gazete okuduğunu gördüm… Metallica konseri haberi gözüme çarptı… Yan gözle okumaya çalıştım ama amca sayfayı çevirdi okuyamadım… Otogara vardığımızda biletimi aldık… İlk otobüse almak zorundaydım çünkü yorgunluktan ölüyordum… Öyle de oldu ve saat 10′a bilet bulduk… Yolcu ismini "Cihan Tekin" diye değil de, "Alp Cihan" diye verdik… Bileti konser hatırası olarak saklamak ve Alp ile ilk tanışmamızı yaşatmak için muhteşem bir yoldu bu… Alp, 9′a kadar benle kaldı… Sır Kapısı’nda oynayan küçük kızı gördüm… "Aaaa! Bu sır kapısında oynayan kız lan!" dedim… Alp’le yarıldık… Sonra hiç huyum olmamasına rağmen gazete aldım… Amcanın gazetesini okuyamamak içime oturmuştu… Şu konser haberlerine, patlama haberine filan bakalım dedim… "Amca’nın gazetesi neydi?" diye sordum… Alp "Vatan" olduğunu hatırladı ve aldım… Okumaya fırsat kalmadan Alp’in gitmesi gerekti… Gitti… Ben, bilet aldığım firma önüne oturup gazeteyi açtım… Zaten "içeriye sokmayacaklar" söylentisiyle fotoğraf makinası götürmemiştik konsere ve cep telefonu ile çekilmiş birkaç fotoğrafım harici fotoğrafım yoktu… Onlarda da yorgunluktan iğrenç çıkmıştım, ki kendimi de konser haber fotoğrafının içinde görünce böğürerek "Bu benim laaaan!" dedim… Muavinler başıma toplandı… "Sende mi konser için gelmiştin?" dedi biri… Ben de haberi göstererek "Evet, bakın hatta bu benim" dedim… Diğeri de "Ne anlıyonuz bu müzikten yauv!" dedi… Bana fırsat kalmadan diğer muavin lafı yapıştırdı… "Sen galatasaray gol atınca sokağa çıkıp kendini yerden yere atmaktan ne anlıyosan bunlarda ondan onu anlıyolar, karışma çocuklara"… Bu güzel bir andı…
UNUTULMAYACAKLAR:
1- 48 saat içinde yaklaşık 18 saatlik yolculuk yapmak
3- Bu süre içinde yenilen tek şeyin ekmeksiz bir tabak sosis olması
;geri kalan zamanda sadece su ve sigara ile beslenmek
4- İnternetten tanışılan Alp (Tnz)’in iki gün beni kırk yıllık arkadaş gibi sahiplenmesi, misafir etmesi, hiç yabancılık çekmemek ve ayrılırken birbirimize şaşkınlık içinde
"Sanki kırk yıldır tanışıyo gibiydik lan!" demek
5- Çağlar’ın konser sonrası o kutsal büfeden 10 şişe su ile çıkma anı…
Hepimiz susuzluktan helak olmak üzereyken
6- İldeniz’in annesinin gecenin üçünde 7 kişiyi bir Palio’ya sığdırmış olması
7- Hiç alakasız bir biçimde, metrodaki amcanın başka gazete kalmamış gibi "Vatan" okuması… Benim de ondan görüp otogarda gazeteyi almam ve gazetedeki haber fotoğrafında benimde olmam… İnanın bu tesadüfler zinciri olmasa, gazete almazdım…
8- Tamamen noname’in sponsorluğunda gittiğim ki, yol masraflarımda dahil, gazete fotoğrafında benim çıkmam ama onun sadece alnının çıkması… Önünde durduğum için…
Çok utandım, ama bayağı da güldüm…
9- Otobüs biletini "Alp Cihan" adıyla almak…
10- Haydarpaşa’ya ilk indiğim yaklaşık 9 saatlik yolculuktan sonra sadece Alp’lere gitmek için 5 vasıta değiştirmek… İstanbul’a yaptığım yolculuğun çeyreği kadarını bir de orda yapmak…
11- Bir saniyelik geri adımla tramvayın altında kalmaktan kurtulmak…
12- Sır Kapısı’ndaki kızı görmek, yarılmak…
13- Konserde hemen önümüzde kamerası ile çekim yapan arkadaşa mail adresimizi vermemiz, görüntüleri istememiz… Hiç ummadığım halde görüntüleri bugün mail adresimize yollaması… Sanırım, mail adresinden anladığım kadarıyla adı "Emre Gülseven"miş… Kendisine sonsuz teşekkürler… Görüntülerde benim sadece alnım çıksa da, Konser görüntüleri muhteşemdi…
Güzel bir anı sahibi daha olduk sayesinde…
14 ve Son - "noname" için "Bana versene o arkadaşı" diyen arkadaşlar…
Hiçbirinize vermiyorum… Dağılın…
Fotoğraflar: "Büyük boyutları için üzerlerine tıklayın"
Gazetede çıkan haber fotoğrafının orjinali & Gazete haberi & Aptülika şaheseri tişört

"Alp Cihan" isimli hayali insanın dönüş bileti & Hayatımın yorgunluktan en çirkin çıkan fotoğrafı ama arka fonda pentagram olduğu için gocunmam & noname ve ben konser alanında & Sahne önünden cep telefonu ile çekilmiş James Hetfield fotoğrafı, zaten tek de buydu…
Konserden artakalan iki anlamlı anı, sahne önü bilekliği ve bilet… Konser çıkışı stat çevresinde birtane yırtılıp atılmış bilet görmüş ve "Bu adamlarda hiç hatıra kültürü yok lan!" diye hayıflanmıştık… Eminim hepsi eve döndüklerinde konseri hatırlatacak bir anı aradı döne döne… & Otogar’da dönüşü beklerken, sırlar dünyasında ki kızı görmeden birkaç saniye önce eheh! & Alp’in oda kapısında ki Semra Hanım ve Ata posteri (Rezil ederim demiştim) & Alp ve Ben… Konser dönüşü bayılmadan önce…



Video görüntüleri:
"Cep telefonu ile sadece anı amaçlı çekilmiş kısa ve ses kalitesi kötü videolar"
One ve Enter Sandman’ın görüntülerine "BURADAN" ,
James Hetfield’in parmak şovuna"BURADAN" ,
Metallica sahneye çıktığında attığım gerizekâlı çığlıma "BURADAN" ,
The Sword’u izlerkenki görüntülerime ise "BURADAN" ulaşabilirsiniz…














20 Yorum Var
One Trackback
[...] Şubat 2009 Dexterity , Yolcu Bar Konseri- Metallica Konseri yazımdan da anımsayacağınız Alp’in gitarda yer aldığı İstanbullu grup Dexterity… Cover [...]