İki yıldır Ankara’da ikâmet ediyorum. Bana göre değil bu didişme ortamı. Yolda yürürken dahi nefes alamadığımı hissediyorum. Eğer bir ülkede inandığınız din bile kavga sebebi olmuşsa ve siz gençseniz gerçekten gözlerinizdeki ışık sönüyor. Çünkü gençsiniz ve ütopyalarınız var. İnanmak istiyorsunuz iyiye ve güzele… Hatta öyle ki sınırsız bir dünya kurulabileceğine olan inancınız oluyor. İskenderun’da yaşadığım sekiz yıl boyunca bu histen çok uzaktım. Lise yıllarım geliyor aklıma… Her mezhepten, dinden, ideolojiden, uyruktan arkadaşım vardı ve iç içe okuyorduk. Arap Yusuf’u "Üj-bej!" diyerek kızdırmak ne de güzeldi! Kürt Ferhat devamlı defterine memleketi "Dersim" ile ilgili bir şeyler karalardı. Hem de Kürtçe olarak… Merak edip Kürtçe öğrenmişliğim bile vardı kendisinden.
Üniversite bambaşkaydı… Kampüsümüz Belen’e yakın bir dağ başındaydı. Bir gün bir arkadaşımı evinden alacaktım. Evlerine ilk kez gideceğim için şaşkın ördek gibiydim. Kayboldum… Akdeniz’in yakıcı güneşini, insanı eriten sıcağını bilmeyen yoktur. Çok susamıştım… Kapısının önünü süpüren yaşlı bir teyze gördüm. Hem adresi sorup hem de bir bardak su istemeye karar verdim. Beni çok şaşırtan bir samimiyetle içeri davet etti. "Gel sana çay vereyim, hararetini alır. Su kesmez seni şimdi. Sen genç adamsın" dedi. "İşte, Anadolu teyzesi" diye hafif esprili bir havada mırıldandım içimden. Beni misafir odasına aldı ve kendisi çay koymak için mutfağa gitti. Evin duvarlarını gördüğümde çok şaşırdım. Her yerde Haç işaretleri, İsa figürleri vardı. Ve duvarda asılı bir İncil… Kendimi kilisede gibi hissettim. Şaşkın şaşkın etrafı izlerken teyze elinde çay ile geldi. Önüme özenle bir sehpa çekti. "Al, bakalım! Afiyet olsun" dedi ve karşı koltuğa oturdu. Yüzümdeki şaşkın ifadeyi fark etmiş olacak ki muhabbete başladı. Hangi okulda okuyorsun, vesaire derken muhabbetimiz koyulaştı. Kendi hikâyesini anlatmaya başladı:
Teyzenin bir kızı varmış ve şizofrenmiş. Evden kaçmış ve yıllardır haber alamamış. Umudunu kesmiş. Amerika’da yaşayan bir oğlu varmış ve adı Radcliff… Onlarca defa annesini yanına almaya yeltenmiş ama teyze her seferinde reddetmiş. Gözü biraz halıya daldı ve bana dönüp içimi titreten o, cümleleri sıraladı: "Oğlum, ben bu topraklara alıştım. Buradan gidemem artık. Burada hem Kilise hem Cami var. Kilise kaldırır cenazemi ama komşularımda ardımdan Fatiha okur, namaz kılar. Bunu oralarda yaşayamam!"
O anki hislerimi anlatmaya kalksam, ne dil dayanabilir ne de kalem. Vücudumdaki bütün tüyler esas duruşa geçti, kalp atışlarımın ritmi bozuldu adeta. Kalkıp teyzeye sarılacak oldum ama yapamadım. Ağlamaktan çekindim. Ben, teyzeyi ilk defa kapının önünde gördüğümde içimden "İşte, Anadolu teyzesi" diye geçirmiştim. Hani duvarında Kuran-ı Kerim asılı olan, döşeği olan, oturma odasında "somya", televizyonun üzerinde işlediği dantel olan teyze. Hepimizin bildiği Anadolu teyzesi yani. O an kalıplardan, ön yargılardan tiksindim. Hayat bizim sandığımızdan da daha çok rengi barındırıyor içinde ve her renk kendi içinde güzel.
Bu duygulara kapılıp gitmişken, hele ki kendimi evimde hissederken aklıma arkadaşım geldi. Oradan kalkıp gitmek içimden gelmese de kendimi zorlayarak kalktım. Kapıdan çıkarken teyze montumu üzerime giydirdi. Kendi elleri ile hem de… "Yine gel, beklerim" derken aniden bir şeyi fark ettim ve sordum: "Teyze, o kadar muhabbet ettik ama ben senin adını bile bilmiyorum". Gözlerime baktı, hafifçe bir gülümsedi ve "Danell", dedi. Aklım iyice karman çorman olmuşken ağzımdan sessizce şu cümle çıkıverdi: "Hıristiyan bir Anadolu teyzesi, Danell teyze, ha!". Kısık sesle mırıldandığım için duymadı ve "Efendim" dedi. "Hiç, teyze… Boş ver" deyip elini öptüm. Ve arkadaşımın evinde doğru yola koyuldum. Attığım her adımda hayatı binlerce cümle ve renk ile sorguladım. Beynimden vurulmuş gibi bir hisle nefes aldım bütün gün. Ne okulda dersi anlayabildim, ne de arkadaşlarımla muhabbet edebildim. Öylece sussun istedim insanlar. Sadece doğa, renkler ve kalpler konuşsun istedim. İşte, benim İskenderun, Antakya civarına olan tutkum buradan gelir. Ütopya sandıklarımın gerçekte ütopya olmadığını, bu evrende zaten olduğunu bana gösteren topraklar. Camilere "Noel’inizi kutlarız", kiliselere ise "11 ayın sultanı, hoş geldin" yazılabilen ve bundan kimsenin rahatsız olmadığı topraklar. Bir eve girseniz duvarında İncil, bitişiğindeki komşusuna girseniz Kuran-ı Kerim göreceğiniz topraklar.
Rüya gibi geçen sekiz yılın ardından, iki yıldır Ankara’dayım ve gözlerimin ferinin yavaş yavaş söndüğünü hissediyorum. Ankara’da geçirdiğim iki senenin ardından kalemi elime aldığımda kâğıda dökülen birkaç cümlem bunlar oldu:
"Hafif yağmurun çiselediği bir bahar ikindisi… Antakya’daydım ve St. Pierre’den baktım size… En tepeden, tarih kokan tepe… Çok saçma görünüyordunuz… En az yeryüzünün yaşadığı kadarını çember içine alıp, dışında kalanlara ateş edip duran insanlar kadar saçma… Mantıksızlık fışkırıyordu kafanızın üzerinden bir yerlerden… O kadar şiddetliydi ki gürültüsü… Çocuklar ağlıyordu, duyamıyordunuz…"
Bu, karamsar satırlardan sonra anlıyorum ki umut dolu şiirler yazmak için metropolde ütopya sanılan şeyleri canlı tutmaya ihtiyacım var. Hiçbir şey değil, sadece kalbimi okumaya ihtiyacım var. "Kalbim… Hani Tanrı’nın ilk verdiği…" Senden tek ricam bu… Dergiyi okuyup, kapağını kapattıktan sonra bir de ona göz at. Tarihi bir mekânın duvarlarını süsleyen yosunların sadeliğini hissedeceksin ciğerlerinde. Yeşile boyanacak her yan! Ve tarihin yalnız savaşlardan oluşmadığını göreceksin…
Adı Yok Dergisi
Sayı 45 / Temmuz 2008
Carpe Diem Kitap













15 Yorum Var