headermask image

header image

[Kıymet Nadir Bindebir] Röportajı

kıymet nadir bindebir"Gazeteport’ta ‘cigara parasına’ yazıyorum…"  

"Nihat Genç çok iyi gerçekten, dobralığına da bir diyeceğim yok. Yazdığı her satırı okurum. O bilmez, Karanlığa Okunan Ezanlar’ın 164üncü sayfasındaki Avustralya yerine yanlışlıkla birkaç kez Avusturya yazıldığını ben bilirim."


"Tavizsiz üslubu ve dobra yazıları ile dikkatleri üzerine çeken Gazeteport yazarı, Kıymet Nadir Bindebir’i Parantez’in içine çekmeyi başardım bu sefer… Sivri dilli ama aynı oranda sevimli, tepkili ama aynı oranda şefkat dolu bu kalemin bir de sesine kulak verelim istedim… Keyifle okumanızı dilerken sağınızdan - solunuzdan gelecek sivri kelimelere dikkat etmenizi salık veririm… Sorumluluk kabul etmiyorum… Muhabbetimizden ve eleştirilerden nasiplenmeyen isim kalmadı gibi… Vallahi; ben bilmem konuğum bilir…"  
***
 

Kıymet Nadir BİNDEBİR, röportajımı kabul ettiğin için teşekkür ederim… Seni "Gazeteport"taki günlük köşe yazıların ile tanıyoruz… Kısaca kendinden bahseder misin?

Hangi kendim? Ağır, oturaklı, makyajlı, elinde kadeh salon kadını kendim? Bisiklet üstünde bahçelerden çiçek çalan fırlama kendim? Makina başında yazarken kikirderken kendim? Nene Hatun modunda Türkiye’yi savunurkenki kendim? Kezban modunda patlıcan kızartırkenki kendim? Hangisi? Neyse bütün bu ‘kendim’lerin bir ortak noktası hiperaktivite. Habire birşeyleri düzeltme isteği…olmayan birşeyi var etme, olanı değiştirme isteği…hiçbirşeyi bulduğum gibi kabullenememe, yıkıp yeniden yapma isteği. Çin Seddi’nin yapımında çalışmış keçiler gibiyim. Üzerime taşı yüklüyorlar, taşocağından alıp inşaata götürüyorum. Sırtımdan yük boşaltılınca huzursuz oluyorum, yine taşocağına doğru yürümeye başlıyorum, taş yüklesinler diye. Boş duramıyorum. 

Gazeteport ile tanışman nasıl gerçekleşti?

Daha önce farklı isimlerle birkaç dergide, mahalli gazetede yazmıştım. Hepsi kapandı. 2005’te Yaprakdergi’ye yazmaya başladım, bir sene sonra sonra o da kapandı. Sansürsüz’de yazıyordum, üstüste iki yazım yayınlanmayınca 2007’de oradaki köşemi de tahliye ettim. Birkaç aydır elimi bağlasalar ayağımla yazıyordum ama belirli bir yer yoktu yazdığım. O ara Akşam gazetesini okurken Gazeteport’un Yazar Aranıyor banner’ını gördüm. 1500 kişinin girdiği bir yarışmaydı, balıklama daldım.

Yazmaya ne zaman başladın ve insanlarla paylaşmaya karar verme sürecin?…

Cayır cayır yazmaya 8 yaşımdayken başladım. İlkokul üçteydim.Sarı defter, deve kemiği, ceylan derisi, ağaç kabuğu ne bulursam üstüne yazıyordum. Ne oldu, inanmadınız mı? O nesnelerin üstüne yazılmış kitaplar olduğuna inanıyorsunuz ama… Lise yıllarında günde 60-80 sayfa falan yazıyordum. Hoca advanced math anlatıyor, ben adamın suratına, üstüne başına bakıp İngiltere’de nasıl bir dekordan çıkıp Türkiye’ye gelmiş olabileceğini, adamın ev hayatını falan yazıyorum. Kadın coğrafya anlatıyor, ben ayrıldığı Alman nişanlısıyla muhtemel aşk hikayesini kaleme alıyorum. 1994’e kadar hep yazarken yakalanmamak endişem oldu. Hep de yakalandım. ‘94’te yurtdışındaydım. Eve internet bağlattıktan sonra bir dönem Ermeni, Yunan discussion board’ları talan etmekle, islamcılara ilişmekle geçti. İçimdeki Türkiye’yi yazarak yaşıyordum. Yani 94’ten beri internette oraya-buraya-şuraya farklı isimlerle yazıyorum.  

Tavizsiz bir üslubun var… Okuyucunun dikkatini ilk çeken bu oluyor… Birçok çevreyi rahatsız ettiğinden eminim… Hiç tehdit aldın mı?

Üslubu bilemem ama kişilik olarak ‘tavizsiz’im. Hayatta en hakettiğin şeyleri bile söke söke, tırnağınla kazıya kazıya almışsan, kimseye eyvallahın olmamışsa, kimseden gelecek hiçbirşeye ihtiyacın yoksa tavizsiz oluyorsun. Tehdit, hakaret, hemen hemen her yazıdan sonra alıyorum. Umurumdan hariç.

Recep Bey “Dikili ağacı olmayanlar, çakılı kazığı olmayanlar konuşuyor” diyor. Ağzına geleni söyleyebilmek için dikili ağacın olmayacak bu ülkede. Dikili ağacın varsa, dibine çamaşır suyu dökmelerinden korkarsın çünkü. Döker de nitekim. Benim kaybetmekten korkacağım maddi varlığım falan yok. O yüzden susturmaları zor. Ayrıca Recep Bey bilmez dikili ağacım var benim. Vakti zamanında birkaç çam fidanı dikmiştim. Kozalakları toplamak isterlerse koordinatları veririm. 

Herhangi bir gazeteden teklif gelse cevabın ne olur?

Cevabımı, benim zamanımı kaça satın almak istediklerine bağlı olarak veririm. Elli yaşımı geçtim. Tanrı’nın zaman olduğunu biliyorum artık. Yaratan, değiştiren ve yokeden zaman.  Zamanım çok kıymetli artık. Türkiye’de bütün ev kadınlarının bir temizlikçi kadını vardır. Ben günde 16 saat çalışırken bile ‘kadınım’ olamadı. Hala kendi evimin işini kendim yapıyorum. Artık benim de ev işini yıkabileceğim bir kadına ihtiyacım var. Daha fazla okuyabilmek, yazabilmek, resim de yapabilmek, gitar da çalışabilmek istiyorum. Keyif adına, eğlence adına günlük hayatta yapmaktan vazgeçtiğim çok şey var. Hergün gelip benim yükümü hafifletecek bir kadın tutabilecek kadar para kazanmayı istiyorum. O zaman roman da bitecek, milyon tane öykü de çıkacak. Gazeteport’ta ‘cigara parasına’ yazıyorum. Teklif vereceklerin gündelikçi kadın ihtiyacımı gözönünde bulundurmalarını hassaten rica ederim. Her işi yetiştirebilmek için uykuyu günde 5-6 saate indirdim, kalp sağlığımı olumsuz etkiliyor. Dünyanın dönüşü yavaşlıyormuş, günler 25 saate çıkacak diyorlar. Buna çok sevindim. O vakit hergün bir saat fazla uyuyacağım.

Ülkemizde ki köşe yazarları ve gazeteler hakkında neler düşünüyorsun?  Beğenerek okuduğun ve objektifliğine inandığın köşe yazarları var mı?

Gazetelerin, genelde medyanın son durumu malum. Sübyancısına sahip çıkan dinci gazeteler dahil günde 10-15 gazete okuyorum. Epey de bir köşe yazarı. Tahammül edebildiğim üç gazete ve birkaç köşe yazarı var. Gazeteport’un Safile Usul’unun hukuki/siyasi analizleri müthiştir. Ruhat Mengi, Mine Kırıkkanat, Mustafa Mutlu, Serdar Akinan, Zülfü Livaneli, Yiğit Bulut kaçırmadan okuduğum yazarlar. Başlığına göre okuduklarım var bir de….

Son günlerde medyaya uygulanan baskı ve tekelleştirme çabaları hakkında neler düşünüyorsun?  Sence bu işin sonu nereye gider?

Kim söyledi hatırlamıyorum “Eskiden medyanın gücü vardı, şimdi gücün medyası var” dedi. Çok doğru. Baskı, tekelleştirme çabası dinci oligarşinin egemenlik savaşımıdır. Bu işin sonu yok. Çünkü internetin sonu yok. İstedikleri kadar günde bir milyon gazeteyi bedava dağıtsınlar, istedikleri kadar gazete, tv kanalı satın alsınlar, internetle başa çıkamayacaklar. İnterneti satın alabilecekleri birşey değil çünkü. Kontrol edebilecekleri de… İnternet üzerinde baskı kurmaya çalışmaları, youtube kapattırmalar, kafelerden log kaydı istemeler, kameralar kurmalar, teknolojiyi teknoloji kullanarak kontrol altına alma isteğinden kaynaklanıyor. Rüzgara karşı işiyorlar. Bilgisayar cahili, teknoloji özürlü adam teknolojinin önünde duramayacağını bilemiyor. Kaç kanal televizyon var bilmiyorum, babamın evine gittiğim zaman görüyorum, galiba yüzlerce. Bana kalsa beş altı kanal yeter. Türkçenin doğru dürüst konuşulduğu, doğru dürüst filimlerin gösterildiği, kültürün, sanatın, estetiğin adam gibi verildiği beş altı kanal. Güç odaklarının emrinde olmayan kanallar.

Ülke gündeminde seni rahatsız eden konuları günlük makalelerinden zaten takip ediyoruz, ama en çok rahatsız eden konu hangisi? "Bu konu düzelmeden rahat uyuyamam" dediğin bir olay var mı?

Beni her zaman en çok rahatsız eden çocuklara ve mültecilere/sığınmacılara yapılan eziyet olmuştur. Bu ikisi her ülkede en savunmasız gruptur. Beni rahatsız eden çok sorun var bu ülkede. Öncelikle ‘merhamet’in yokolmuş olması. Ananın bebeğini çöpe atabilmesi, evladın ananın gırtlağını kesebilmesi, kendisine insan diyebilen yaratıkların canlı köpekleri toprağa gömebilmesi…Önce ‘merhamet’i hatırlamamız gerek. Merhamet vardı bu toplumda. 1980 darbesinde 17 yaşında çocuklar asılana kadar, Turgut Özal dönemine kadar, din kurallarının hukuk kurallarının önüne geçirilmeye çalışıldığı Akepe iktidarlarına kadar merhamet vardı. Merhamet toplum hafızasından silindikçe çocukların ve mültecilerin/sığınmacıların hayatı daha da zorlaşıyor. Bugün Türkiye’de çocukların yüzde 4 ila yüzde 30’u arasında cinsel istismara uğradığı tespit edilmiştir. Cinsel istismara maruz kalan çocukların yüzde 70′i 10 yaşın altında. Cinsel istismar kurbanı erkek çocuk sayısı da kızlardan hiç de az değil. Hemen hemen aynı oranda cinsel saldırıya, tecavüze uğruyorlar. Çarpık dinsellik-çarpık cinsellik… Sevginin, merhametin olmadığı toplumda heryerden şiddet fışkırıyor. Okullarda verilen eğitim insanların içindeki eşşeği çıkartmaktan başka bir işe yaramıyor artık. Öncelikle çocuklar…sonra mülteciler, sığınmacılar. Onların hayatları kolaylaştırılmalı. Gerçekten korunmalılar. ‘Bu konu düzelmeden rahat uyuyamam’ diyemiyorum. Uyumaya karar vermişsem, uyumaya vaktim varsa Marduk gezegeni dünyaya çarpsa ben gene de uyuyabilirim.

Kişisel merakıma dayanarak sormak istiyorum… İsminin bir hikâyesi var mı?  Gerçekten de çok "Nadir ve Bindebir" rastlanacak bir isme sahipsin…

2000 yılında bir discussion board kurmaya karar verdim. Bir isim arıyordum. Bir arkadaşım birşey anlatırken “…bunu yapabiliyorsan eğer sen kıymetsin, sen nadirsin, sen bindebirsin” dedi. “Ahha” dedim, “Aranan isim bulunmuştur”. Sekiz yıl olmuş, üzerime yapıştı kaldı. Şimdi kendi adımla yazmaya kalksam kimse okumaz.

Ortalama bir günün nasıl geçiyor? Özel hayatında nelere meraklısın?

Sabaha karşı 2 civarında yatıyorum, sabah 9’da kalkıyorum. Uyanmak için kafeinsiz kahve, uyumak için kallavi Türk kahvesi içiyorum. Beyinde nöron bağlantılarım ters benim. İlk iş yürüyüşe çıkıyorum. Sonra bulaşık, çamaşır, Kezban harekatı başlıyor. Yaşadığım ev çiftlik gibi. Arka bahçede kendi sebzemi yetiştiriyorum. Kendi biramı yapıyorum. Yakında şarabımı da yapmaya başlayacağım. Bugünlerde “Acaba sabunu da mı evde yapsam? Bari saf zeytinyağlı olur” diye düşünmeye başladım. Eskiden Bıttım sabunu vardı, üç kuruşa alırdım, şimdi jelatinli ambalajda 5 milyona satıyorlar. Bir zamanlar ‘köy yumurtası’, ‘tarla domatesi’, ‘bahçe çileği’ falan denilirdi. Zaman değişti, şimdilerde ‘organik’ deniyor hepsine. Ben de kibarca öyle diyeyim, “Organik tarım yapıyorum”. Meyve ağaçlarım, sebzelerim, çiçeklerim var. Günde en az iki saat bahçede çalışmazsam bir haftada cangıla dönüyor. Dellendiğim dönemlerde resim yapıyorum. Geçende biri üç yağlıboya resmimi birden aldı. Çok şaşırdım. ‘Belki de tuvalleri yeniden kulanacaktır’ diye düşündüm ama neden o kadar para verdi anlamadım. Bazen sabahlara kadar gitar çalıştığım oluyor.

İnternetle aran nasıl? "Blog" diye bir kavram duydun mu?

İnternete saygım sonsuz. Hergün beş vakit namazı, selam verirken “Hamdolsun verdiğin internete” diyerek bitiriyorum. Günde 10-12 saat başındayım. Tatile falan çıkınca internet deficiency syndrome çekiyorum. Blogu da bilirim webpressi de…. Gözümdeki kocakarı bakışı (hipermetrop) hızla ilerlemese internette daha fazla okuyup yazacağım ama gözlerimi dinlendirmem gerekiyor. 

Bir gün bir blog edinmeyi ve yazmayı düşünür müsün?

Hayır düşünmem. Birgün bir sebepten köşesiz kalırsam eğer (ki zannımca yakındır), eli yüzü düzgün bir site kurarım. Fonda sürekli Chopin çalan bir site.

Edebiyat ile aran nasıl? Özel olarak kendine yakın bulduğun ve benimsediğin bir akım var mı?

Edebiyatla aram her zaman iyiydi, yine de öyle.  Türk romancıları takibetmeye çalışıyorum. Nihat Genç’in yazdığı her satırı okurum. Zihnimde dağınık duran taşları yerli yerine oturtan yazardır Nihat Genç. Bir de Gabriel Garcia Marquez’i, Patrick Süskind’i  döner döner yine okurum.

Çok merak ediyorum… İktidarın hiç takdir ettiğin bir icraati olmadı mı?

Sütten Çıkma Ak Kaşık Partisi’nin (SÇAK) çok takdir ettiğim bir icraatı oldu elbet. 2006 yılında 5490 sayılı Yasayı çıkarıp nüfus cüzdanlarından din hanesini boşalttırmayı sağladılar. Bayıldım bu icraata. Yasa Resmi Gazetede yayınlandığı gün nüfusa müracaat ettim. Cüzdanı değiştirdim, din hanesine çizik çekilmiş bir tane aldım. Yüzde 99’dan eksildiğim için pek mutlu oldum. Taa ki geçen sene bir resmi işlem için Vukuatlı Nüfus Kayıt Örneği almam gerekene kadar. Tahmin edin Dini hanesinde ne yazıyordu;  İslam. Bu Yasanın uygulamasını da bazı organlarının keyfine göre yaptıklarını, çıkartılan Yasa’nın bir tür ‘fişleme’ amaçlı olduğunu anladım.

Kanaltürk satışı ile ilgili ne düşünüyorsun?

Sekiz senedir televizyon seyretmiyordum. Geçen ay tatildeyken kaldığım evlerde tv kapanmıyordu. Mecburen seyrettim. Kanaltürk’te Mollaveyisoğlu’nun Yolsuzluk ve Yoksulluk’u çok iyiydi. Tam “Yahu ben bunu seyredebilirim aslında” dediğim bir anda Kanaltürk Fetullah cemaatine satıldı. Kanalın satışını duyunca babam şu fıkrayı anlattı: Osmanlının kıraathanelerinden birinde kahveci fiyatlara zam yapmak istemiş. Müşteriler görsün diye duvara şu yazıyı asmış: “Kahve Yemen’den gelir yolları ırak / 5 para idare etmiyor 10 para bırak”. Uyanık müşteri ertesi gün o yazının yanına cevabı yapıştırmış: “Kahve Yemen’den gelir yolları sapa / 5 para idare etmiyorsa dükkanı kapa”. Kapattı dükkanı işte. Kapatmaktan öte, Fetullahçılara sattı. Mitinglerde gördüğüm Tuncay Özkan bana asla güven telkin etmemişti.

Türkiye’de muhalif bir yazar olmanın zorlukları neler?

Yazar olarak bir işe ve yazıdan gelecek paraya ihtiyacın yoksa hiçbir zorluğu yok. Ağzına geleni yazıyorsun. Son zamanlarda yurtdışına çıkış yaparken, birkaç kez pasaport kuyruğunda hafif tedirginlikler geçirdim “Ulan şimdi şurdan alırlar mı sorguya, gell bakalım Harrrgenekoncu” diye, yaktırırlar mı elimdeki bileti…”  tedirginliği. Bunun dışında, para kazanmayı beklemiyorsan ve Recep Bey’in söylediği gibi memlekette dikili bir ağacın yoksa, muhalif yazar olmanın hiçbir zorluğu yok.

Peki, çok teşekkür ediyorum kendim ve okurlarım adına… Son söylemek istediklerini alarak bitirelim…

Hiperaktivitenin de bir sınırı var. Artık biraz yavaşlamam gerek. Başladığım uzun soluklu işleri, romanı, öyküleri bitirmek niyetim var. Ha bir de, sitenizdeki Nihat Genç röportajını okudum. “Öyle lagaydı lugaydı, isimlerini gizleyerek laf atmak yok. Televizyonda isimlerini gizleyen bir sürü insan, sağdan soldan laf atıyor” demiş. Televizyonla ilgim yok ama, ben de ismimi gizleyerek yazıyorum. Fena halde üzerime alındım. “Benim adım Nihat Genç, dobraca hikâyelerimi yazıyorum, dobraca da konuşmalarımı yapıyorum” da demiş. Hakikaten alındım.

Nihat Genç çok iyi gerçekten, dobralığına da bir diyeceğim yok. Yazdığı her satırı okurum. Defalarca okurum hem. O bilmez, Karanlığa Okunan Ezanlar’ın 164üncü sayfasındaki Avustralya yerine yanlışlıkla birkaç kez Avusturya yazıldığını ben bilirim. Dobradır, lakin Nihat Genç hiçbir zaman islamı, islamcıları karşısına almamıştır. Onların içinden gelmiştir çünkü.  Oysa din/dinci hakkında da ‘dobraca’ yazabilmek için bir başka isim arkasına saklanmak gerekiyor. Hıyarca kahramanlığın alemi yok. İsimlerini gizleyen insanların tedirginliklerini de anlamaya çalışmak gerek.

5 Yorum Var

  1. KNB yi uzun zamandir izliyorum.Birilerinin onun gibi dusunup yorumlayip digerlerine haber verme misyonunu hayranlik hatta biraz da minnettarlikla karsiliyordum.Bu roportajdan da yazar ve gazeteci kisiliginin disinda da parlak bir kisiligin izlerini aldik.KNB de siz de iyi ki varsiniz..

    1. peri Yazmış July 15th, 2008
  2. Sahiden sorular ve cevaplar hoş.. Yani ben kendim dahil kimseyi beğenmez iken, hanım efendiye karşı sempati duydum.. Hatta öyle ki, “evine kadın aradığını” okuduğumda, cinsiyet değiştirip, kendisinin “kadını” olmayı bile düşündüm.. Kabul ediyorum; Türkçe’ye önem vermeyip ağzına bir sürü ecnebi kelime alıyor ve sanki bundan hoşlanıyor gibi ama yine de sevdim işte.. Hatta bu yorumu bıraktıktan sonra gecenin saat 03.20’sinde internetten kendisini araştırmaya başlayacağım..

    Eğer kendisi ile yeniden iletişim kurar ve ev temizliği için aradığı kadının, erkek olabilmesinde ne gibi sakıncalar olduğunu sorarsan, sevinirim..

    2. Çocuk Yazmış June 22nd, 2008
  3. Bloğuna nur inmiş Cihan :) Pek aydınlık, pek bir hoş.. Şu yorum yazdığım kutucuk dahi çok kıyak :) Hayırlı uğurlu olsun, yeni tasarımın yeni yazılar için ilham, yeni röportajlar için şans getirsin…Amin..

    3. Siya Siya Yazmış June 19th, 2008
  4. Yeni tasarımın hayırlı olsun. Artık yorum yapma imkanımız da olacak anlaşılan. Buna mutlu oldum, çünkü senin blogundaki yazılara dair söylemek isteyeceğim çok şey oluyor..

    “Kıymet Nadir Bindebir”i senin aracılığınla tanımış oldum. Gazeteport aşina olduğum bir yayın ama her nedense “Kıymet Nadir Bindebir” bir türlü gözüme çarpmamış. Sayende tanıdım ve takdir ettim.

    İsmini saklama noktasında kendisine hak vermemek elde değil. Bu ülkeden bir Turan Dursun geçti ve sonu pek de hoş olmadı. Bu ülkede maalesef birileri farklı düşünceye tahammül edemiyor..

    4. Okan Yüksel Yazmış June 19th, 2008
  5. Ülkemizin başında bulunanların ne halt ettiklerini, karış karış kanla sulayarak her toprağını tek tek kazandığımız canımız ciğerimiz her şeyimiz olan vatanımızı nasıl peşkeş çektiklerini, milletimizi nasıl soyulmuş soğana çevirip cücüğü alındıktan sonra kabuğunu bi kenara (yokluğa ve sefalete) atıldığını anlatan KIYMET li,

    Gördüğünü, bildiğini dürüstçe anlatan, kalemini kimseden sakınmayan, hiçbir güç odağından korkmayan kendi tabiri ile “Bu dünya da dikili ağacım yok ki korkum olsun” diyebilen NADİR insanlardan olan,

    Ülkemizin görüp göreceği belki de son kahramanı, Hz. Hüseyin’in “ben bugün zalime karşı gelmezsem bir daha hiç kimse zalime karşı durmayacak” sözünün doğruluğunu ispatlarcasına, ancak ve ancak aramıza BİNDEBİR gelen böyle cesur, dürüst bir köşe yazarını röportajınla bize tanıttığın için teşekkür ederim

    5. hakan gm Yazmış June 19th, 2008
*
*