headermask image

header image

[Barış Uygur] Röportajı

baris uygur"Böyle bir kitap yayınlayan kişinin, kalkıp da hiç alakası olmayan punk gibi meseleler üzerinde kalem oynatmasına da diyecek bir şeyim yok. Ama bir insan bir yazıda bir ismi on kere yanlış yazıyorsa konuyla ilgili çok da bilgi sahibi değil demektir. Ve bu komiktir."

" Çok küçük yaşlardan beri mizah dergisi okuyor olsam da,  henüz aklımda mizah yazmak yoktu. "

"Uykusuz Dergisi"nde "Akıl Fikir Ofisi" isimli köşesiyle her Perşembe okuyucularıyla buluşan Barış UYGUR, internet aleminde ilk röportajını Paranteziçi Hayatlar’a verdi… Keyifle okuyun…"

barış uygur, umut sarıkaya, ersin karabulut, yiğit özgür 
Umut Sarıkaya, Yiğit Özgür, Ersin Karabulut, Barış Uygur

Barış, seni Uykusuz’daki yazıların ile tanıdık… "Akıl Fikir Ofisi" adlı köşenle birlikte… Kendinden bahseder misin? 
Çok klasik olacak biliyorum ama hikâyenle başlayalım…

1994-95 yıllarına kadar sağda solda, ufak tefek yazılarım yayınlanıyordu. Onun dışında birçok fanzin çıkartmış, birçok fanzinde de gerek kendi ismimle gerek namı müstearla yazmıştım. Çok küçük yaşlardan beri mizah dergisi okuyor olsam da, henüz aklımda mizah yazmak yoktu. O yıllarda Metin Demirhan ve Kemal Aratan’la bir dostluğum vardı, Pişmiş Kelle’ye gider gelirdim. Engin Ergönültaş yani Engin Abi, bir gün “sen de yazsana” dedi. Ben de yazmaya başladım. Herhalde bir iki yıl kadar aralıksız yazdım. Arada yeni kurulan Çete adında bir mizah dergisinde ve rahmetli Eflatun Abinin sohbetleri hatırına Gırgır dergisine de yazı verdim. Daha sonra bir reklam ajansında çalışmaya başlayınca fasılalarla Pişmiş Kelle kapanana kadar yazdım. 2003 yılında Alarm isimli bir dergi çıkardık. Bir köşe ve bir iki görevim vardı. Derginin ömrü kısa oldu ama yine de keyifli bir dönemdi. Uykusuz çıkıncaya kadar mizah yazmadım.

Uykusuz ile kesişmen nasıl gerçekleşti? Uykusuz’la birlikte neler değişti? Getirileri ve götürüleri bazında…

Alarm dergisinin çıkışında yer aldığım, matbaa-baskı-dağıtım süreçleriyle ilgili fikir sahibi olduğum ve biraz da iletişim alanında ukala olduğum için daha önceden Pişmiş Kelle’den tanıdığım Ersin kendilerine yardımcı olabileceğimi düşündü. Bu konuda ne kadar yardımcı olabildim, bilmiyorum. Ayrıca yazı yazmamı da istemişlerdi ben de kabul etmiştim.

Dergi başarılı biz gidişat içinde… Uykusuz’da karikatür severleri ve okurları çeken ne oldu sence?

Burada en önemli nokta samimiyet sanırım. Elbette çizim ve mizah tekniği olarak arkadaşlar kendilerini ispatlamış, samimiyetlerini profesyonel bir şekilde sunmayı başarmıştı. Uykusuz ekibi sınıfsal olarak da Uykusuz okuruyla aynı sınıftan geliyor. Hayata dair daha farklı beğeniler, yaklaşımlar, algılayışlar elbette ki vardır ama hepimiz okurlarla üç aşağı beş yukarı aynı sosyoekonomik sınıfın mensuplarıyız.

Türkiye’de yapılan mizaha bakış açın nedir? Şikâyetçi ve memnun olduğun noktalar neler? Türkiye’de yapılan mizah ve dergiler dünyadakilerin neresinde?

Şikâyetçi olduğum bir nokta olması mümkün görünmüyor. Elbette beğenmediğim işler de yapılıyor ama korunmanın çok kolay bir yolu var; uzak durmak. “Birisi bir şeyi neden yapıyor? Neden böyle kötü yapıyor?” diye sorgulamanın çok anlamı olmadığı kanısındayım. Aynı hisleri o beğenmediğim işlerin takipçileri de bizim dergimiz için düşünebilir.

Türkiye ve dünyanın kıyasına gelince, elbette sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için dünyadaki mizah akımlarına ve uygulama biçimlerine hâkim olmak gerek ki bu da benim için maalesef söz konusu değil. Ama takip edebildiğim kadarıyla bizde yapılan “dergi mizahı” batılı muadillerinin önünde. Burada elbette kültürel farklılıklar da gündeme geliyor, bize komik gelen bir şeyin başkasına komik gelmesinin imkânsızlığı devreye giriyor ama format olarak bakacak olursak bizim dergilerimizin önde olduğunu görebiliyoruz. Tabii fikirlerin ve konseptlerin internetin de etkisiyle serbest dolaşımı, bugün örneğin ABD’de yayınlanan bir komediyi aynı anda Türkiye’den izleyebiliyor olmak, Türkiye’deki beğeni ortalamasını batı dünyasının ortalamasına çekiyor. Normalde gülmeyeceğimiz, vasat espriler üreten batılı karikatüristler, ülkemizde de takip edilebiliyor. Bu bir süre sonra beğeni eşiğinin de o seviyeye çekilmesine “evrensel” addettikleri ancak “Amerikan yerelinden” başka bir şey olmayan yaklaşımların tercih edilmesine yol açabiliyor.

Örneğin “postacı ve köpek” teması, tamamen Amerikan banliyölerine ait, en azından ülkemizde yeri olmayan bir temadır. Bir evin köpeği, postacıyı neden kovalar? Elbette bunu o köpeğe sormak lazım ama bizim bunu sorabileceğimiz bir köpek yok. O konsept içerisindeki banliyö evinin bahçesinde beslenen köpek ve tek tek evleri dolaşma azmindeki köpekten korkan postacı bize yabancı. Türkiye’de sokaklarımız köpek yönünden zaten zengin olduğu için köpekten korkanın postacılık yapabilme şansı da yok. Yeni ne böyle bir köpek ne böyle bir postacı bizim dünyamıza ait değil. Ama bu bizim için o kadar tanıdık bir hale geldi ki; evrensel zannediyoruz. Örnekleri çoğaltmak mümkün. “Evrensel” diye dayatılanın her zaman “evrensel” olmadığını ve de yeni gelen bir espri biçeminin aslında zaten Türkiye’de çoktan uygulanıp tüketilmiş olma ihtimalini düşünmek gerek.

Elbette zihinsel bir entegrasyona doğru gidiyoruz. Internet aracılığıyla renkleneceği ve çeşitleneceği iddia olunan düşünce dünyamız esasen aynılaşıyor. Tüm dünya Youtube’tan aynı şeylere gülüyor, aynı forwardlanan karikatürleri okuyor. Bunun da “evrensel kültür’den” ziyade bir Amerikanlaşma olduğu kanısındayım. Tabii bu çok iddialı bir laf, ne kültürel incelemeler uzmanıyım ne de bu konuya ilişkin özel bir merakım var ama benim fikrim her yerde aynı dizilerin ve aynı filmlerin izlenmesine neden olanların, dünyanın her ülkesinde insanların beğenilerini vasatta buluşturduğu yönünde.

Türkiye’de şu an en iyi siyasi muhalefet, mizah dergileri olarak görünüyor… Gençlik arasında bu fikir oldukça yaygın… Bu konu hakkındaki fikirlerini alabilir miyim?

“En iyi” tanımlamasını “En etkili” ya da “ Bağımsız” la değiştirmek gerek diye düşünüyorum. Şüphesiz ki mizah dergilerinden çok daha sert eleştiriler yapan birçok yayın var. Ama maalesef mizah dergileri kadar geniş bir kitleye ulaşabilen yok. Bazı yayınlara yönelik çok sert bir yıldırma politikası var ve sırf bir dergiyi sattığı ya da okuduğu için başına gelmedik kalmayan insanlar söz konusuyken mizah dergilerinin “en iyi” muhalefeti yaptığını iddia etmek, büyük fedakârlıklarla çalışan o arkadaşlara saygısızlık olur kanısındayım.

Diğer yandan, Türkiye’de hiçbir sermaye ve siyasi örgütle bırakın organik bağı, dirsek teması dahi olmadan çıkarılan tek yayınlar mizah dergileri. Bunu en azından Uykusuz için gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum. Mizah dergileri tek sütun/santim reklam almadan, hiçbir şirkete gebe kalmadan; siyasi örgütlerden ya da onların temsilcilerinden tek kuruş destek almadan hayatını sürdürüyor. Bunun diğer mizah dergileri için de geçerli olduğuna yürekten inanıyorum. Dolayısıyla kimi zaman ufak tefek hatalar da yapabiliriz ama söylediğimiz hiçbir sözün arkasında söylediğimiz o söz dışında hiçbir diğer motivasyon unsuru bulunmuyor. Hiç kimse çıkıp bize “bunu şunun için, bunu şuna yakın olduğunuz için, bunu şundan reklam aldığınız için söylediniz” diyemez. Mizah dergileri dışındaki hemen hiçbir basın kuruluşunun muhasebesi şeffaf değil. Tarikatlardan, reklam yayınlayarak para aldıktan sonra bir gazetenin o tarikatı eleştirmesini bekleyemezsiniz. Aynı şekilde, kasanıza bir takım kirli paralar giriyorsa ve kalkıp da o paraları verenlere söz söyleyemezsiniz. Bir günde yayınlanan bütün gazeteleri önünüze alın serin, birinin söylediğini diğeri, diğerinin söylediğini öbürü söyleyemiyor. Bazen öyle şeyler oluyor ki, hiçbiri çıkıp bir şey söylemiyor. Sadece okurlarına karşı sorumlu olan başka bir yayın Türkiye’de mevcut değil.

Ülke gündeminde seni en rahatsız eden konular neler? Her hafta köşende gayet ustaca değiniyorsun ama senden bir top-list alabilir miyim? Genel anlamda…

Herhalde en fazla rahatsız eden, özgürlüklerin bir türlü genişlememesi ve bilakis, gün geçtikçe daralmasıdır. Türkiye’de hâkim siyasi görüşlerin her biri, sadece kendisine özgürlük istiyor. Akımlar, karşısındakinin özgürlüğü için kılını kıpırdatmadığı gibi, bilakis o özgürlüğü baltalamaya çalışıyor. İnternet sitelerine yasak koymada dünya rekoruna doğru adım adım gidiyoruz, ama bu konuda kimse Memo Tembelçizer kadar siyasi açıdan doğru bir çıkış yapamıyor. Herkes kendi evinin önünü temizlemeye çalışıyor ama diğer yandan o çöpleri ısrarla komşusunun kapısına süpürüyor.

İkinci olarak siyasetin tamamen mevhumlar üzerinden yürütmeye başlanması can sıkıcı. Siyaset öncelikli olarak, sofranızdaki ekmekle, yediğiniz yemekle, elinize geçen parayla ilgili ülkede üretilen artı değerin nasıl paylaşılacağıyla ilgili bir meseledir diye düşünüyorum. İnsanların etine, canına, kanına, cebine, sofrasına dokunmayan, çoğu yaşam kaliteleri üzerinde pozitif ya da negatif rolü olmayacak kavramlar üzerinden siyaset yapılıyor. Hâkim partilerin hiçbiri, insanların nasıl daha iyi yaşayabileceği üzerine kafa yormuyor, sadece bu artı değerden alacakları payları nasıl artıracağının hesabını yapıyor. Örneklerini onlarca yıldır görüyoruz. Türkiye iki-üç sermaye grubu arasında yaşanan bir paylaşım kavgasını yıllardır gündelik siyaset olarak bellemiş, koskoca gazeteciler, koskoca yorumcular utanmadan Ali’nin sermayesiyle Veli’nin sermayesinin kavgasını bizim kavgamızmış gibi yazıyor. Herhalde iktidarda ya da muhalefette hâkim partilerin halk için çalışmadığı ender ülkelerden biriyiz.

Son olarak okumamak ancak, okumadığı, araştırmadığı, konu hakkında etraflıca bir çalışma yapmadığı halde, herhangi bir konu üzerine son derece kati yargılarla konuşmak. Evet, okumamak bir yere kadar sorun ama okumamak ve okumadığı halde bilmediği konular hakkında kesin yargılar öne sürmek işleri güçleştiriyor. Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde Osmanlıcayla ilgili bir tartışma gördüm, yüz kadar insan karşılıklı olarak görüş beyan etmiş, birbirlerine girmişler ama bir teki bile Osmanlıca okumayı, Osmanlı Türkçesinin alfabesini yani elifbayı bilmiyor.

ERSİN KARABULUT, BARIŞ UYGUR
Ersin Karabulut, Barış Uygur

Sanırım, Ocak ayının son hafta sayısıydı… Yanlış hatırlamıyorumdur umarım… O, hafta köşende Altay ÖKTEM’e oldukça sivri bir gönderme yaptın: "bizim bi’ arkadaş el alemin fanzinlerini izinsiz toplayıp kitaplar falan yazıp yer altı edebiyatçısı pozlarında geziyormuş; ukala ukala yazdığı yazılardan birinde, iki yıl önce 60 yaşında ölen syd barretti genç yaşta öldürüp bir de sex pistolsa sokunca punklar bir yandan pink floyd tayfası bir yandan ıssızda sıkıştırıp dövmüşler bunu. alnına da dövmeyle sid vicious yazmışlar tersten. aynaya bakınca okuyabilsin diye." şeklinde… Bu göndermen hatırı sayılır bir ses getirdi… En azından benim internette yazılanları takip ettiğim kadarıyla öyle… Ben, bu "İzinsiz fanzin toplama" işine takıldım… Bu konuyu açabilir misin? Bir de yeri gelmişken; Türkiye’de yer altı edebiyatı altında yapılan işlerin gerçekten yer altı edebiyatına olduğuna inanıyor musun? İnanmıyorsan, sence nasıl olmalı?

Yer altı edebiyatı, yer üstündekilerin, bazen istihza ile bazen idealize ederek uydurdukları, gerçekte var olmayan bir disiplin. Fanzinlere, arka sokakların “karanlık” dünyasını anlatan metinlere, bir tür “kaybedenler” güzellemesi yapmak da görebildiğim kadarıyla belki biraz bu hayatlara imrenenlerin, belki de kendisi gayet sıradan bir gençlik geçirdiği için kendi gençliğinden utananların sıkça başvurduğu bir yöntem. 90’ların başında birçok fanzin çıkarttım, birçoğunda da yazdım. Eğer bir fanzin dalgası vardıysa, ben de o dalganın içindeydim. İşin öyle idealize edilecek bir tarafı da yoktu.

Bu konuda bir kitap yazmak isteyen bir arkadaşın, birkaç fanzini tek başına hazırlayan Yavuz Saklı’dan izin istediğini ve reddedildiğini biliyorum. Daha sonra günün birinde bir kitap çıktı. Önce o reddedilen arkadaş yaptı zannettik ama baktık, adı “yardımcı olanlar” kısmında özel teşekkürlerle geçiyor. Okuduğumuzdaysa hatalar, yanlış yorumlar ve bir güzellemeyle karşılaştık. Bu konuda çok daha kızgın birçok insan var ama hepsi namı müstear kullandığı için, bu kızgınlıklarını açıkça ifade edemiyor. Birçok insan başka alanlarda başka yerlere geldiler ve zaten alıntılanan fanzinlerin bir kısmı ceza kanununa göre açıkça suç ihtiva ediyor. Şimdi ortaya çıkıp “arkadaş o fanzini ben yapmıştım, demek, birçok insan için kendi kendini ihbar etmek anlamına gelecek.

Benim şansım (ya da şanssızlığım), çıkardığım fanzinlerden birinde kendi adımı kullanmış olmam. Herhangi bir suç ihtiva etmiyordu ve aslında edebiyat dergilerinin bir tür parodisi niteliğindeydi. Erken dönem bir “Onion” dergisi gibi düşünebilirsiniz. Sanki çok ciddiymiş gibi yazılmış bir alay komiklik. Söz konusu kitap bu “parodiyi” gerçek belleyerek, metinlere inanılmaz güzellemelerde bulunmuştu. Yaptığınız bir işin övülmesi genellikle iyi bir şeydir ama yapmak istediğinizin hiç anlaşılmayarak övülmesi, hele ki bunun için sizden izin alınmamışsa sinir bozucu olabiliyor. Sinirleri daha da bozulan başka arkadaşlar da vardı. Özellikle Hard-Core tayfasından arkadaşlar mesela. Sonuçta kitaba konu olan dergilerin çoğu, bundan memnun kalmadı.

Kitabın akademik bir değeri yoktu. Analizleri hatalı; en kötü metinlere bile güzellemeler yapan, örneğin sanırım Camilla Paglia’dan yapılmış alıntıları sanki fanzini çıkartanlar yazmış gibi sunan bir kitaptı. Şimdi bugün, bir şirkette yönetici pozisyonunda bulunan bir insanın çıkıp da “o x mahlaslı kişi bendim ve bunlar benden izinsiz yayınlandı” demesi düşünülemez. Dolayısıyla yasal bir itiraz olmadı. Ama burada asıl suç yayınevi editörlerinin. Önlerine bahsedilen dergilerin rızaları hilafına hazırlanmış bir kitap geliyor ve bunu yayınlamakta tereddüt etmiyorlar. Söz konusu yayınevleri adına kara bir lekedir. Bir zahmet ellerindeki kitabı herhangi bir üniversitenin edebiyat kürsüsüne göndersinler, bakalım ne cevap alacaklar.

Bunları söylememin nedeni, bir araştırmacının ya da akademisyenin bilimsel çalışma yapmak için her zaman her konuda izne ihtiyacı olmamasından ileri geliyor. Ancak söz konusu çalışma bilimsel değildir. Alıntılar yapılmasa okuyan sanacak ki 90’larda Türkiye’den 14 Joyce, 21 Heidegger, 39 Adorno çıkmış, fanzinlerde yazıp evlere dağılmış.

Son tahlilde, bu kitap tamamen rızamız hilafına yayınlanmış ve yayınlanmaya devam etmektedir. Böyle bir kitap yayınlayan kişinin, kalkıp da hiç alakası olmayan punk gibi meseleler üzerinde kalem oynatmasına da diyecek bir şeyim yok. Ama bir insan bir yazıda bir ismi on kere yanlış yazıyorsa konuyla ilgili çok da bilgi sahibi değil demektir. Ve bu komiktir.

Ha ben ne yaptım? Çok mu ağır bir şey yazdım? Hayır. Neticede mizah dergisiyiz. Derginin eleştirilerinden herkes nasibini alıyor. Sizin de alıntıladığınız gibi, kendi yazı formatımın bir bölümü içerisinde meseleden bahsetmişim sadece. O kadar. Bir mizahçı ya da mizah dergisi yazarının çok daha sert eleştirdiği insanlardan tolerans beklerken kendisiyle biraz dalga geçildiğinde kırılması söz konusu olamaz. Hele ki anlattıklarım ortadayken.

yiğit özgür, barış uygur
Yiğit Özgür, Barış Uygur

Barış Uygur, özel hayatında ne yapar? Yazmanın ve dergi de vakit geçirmenin haricinde… Özel ilgi alanların nelerdir? Gününü nasıl geçirir? Neler dinler, neler okur…?

Genellikle okuyorum. Pek renkli bir hayatım yok. Müzikte de tür olarak bir şeyler söylemek zor herhalde ama çarpıcı, yaratıcı ve şaşırtıcı olan hemen her şeyi zevkle dinliyorum. Yalnız şu sıralar Glenn Gould’a biraz takmış durumdayım, sabah akşam onu dinliyorum diyebilirim. Ama önümüzdeki hafta mesela Replikas ya da Kırık Çizgi dinleyebilirim. Kitaplar için de aynı şey geçerli. Genellikle bir yazarın bütün yazdıklarını ya da bulabildiğim her şeyini aynı dönemde okuyorum. Ara ara da geri dönüyorum.

İnternetle aran nasıl?

Sağdan soldan da topladığım bir takım üyeliklerle, bazı akademik yayınları, tabir yerindeyse sömürüyorum. Google Books bana kalırsa internetin hayatımıza girmesinden bu yana en heyecan verici gelişme. Belki de yüz binlerce kitaba internet üzerinden erişebiliyor, inceleyip okuyabiliyor olmak heyecan verici. Aynı şekilde, söz ettiğim üyeliklerden ele geçirebilirseniz, Google Scholar da adeta bir cennet.

Blog denen kavramı duydun mu hiç? Blog deyince aklına neler gelir?

Blog bahsini şüphesiz ki duydum ama çok içine girebildiğimi söylemek güç. Uykusuz dergisinin sitesi için böyle bir düşünce var, belki böylelikle o dünyaya adım atmış olurum.

Bir gün kişisel bir blog sayfası düşünür müsün?

Bu bana biraz uzak bir ihtimal gibi geliyor.

Yanında eksik olmayan vazgeçilmezlerin nelerdir?

Maalesef sigara ve çakmak dışında pek yok gibi.

Kişisel bir proje düşüncen olacak mı ilerleyen zamanarda? Ya da var mı?

Uzun süredir üzerinde çalıştığım birkaç “hafif” metin var. Çoğu polisiye. Belki yakında diyeceğim ama bu uzun süre yaklaşık 4 yılı bulduğu için kesin bir şey söylemek güç.

Biliyorum, çoğu yakın arkadaşın zaten… Zor olacak belki ama kişisel anlamda en çok beğendiğin çizerler kimler? E heh! Ve en beğendiğin çizgi karakterler?

Sevmediğim, beğenmediğim çizer bizim dergide de, diğer dergilerde de yok gibi. Uykusuz’daki bütün çizerleri beğeniyorum. Onun dışında özellikle esprileriyle Feyhan Güver ve Behiç Pek, çizgileriyle hala Kemal Aratan her hafta heyecanla baktıklarımdan. Elbette Engin Ergönültaş’ın efsane tek sayfalarını yıllarca tekrar tekrar okuyabilirim. Cem Dinlenmiş ve yenilerden Elif Nurşad da yaklaşımıyla hoşuma giden isimlerden. En beğendiğim çizgi karakterler ise Kesin Bulurum, İhtiyatsız Adam, En Kahraman Rıdvan ve Fırat.

Türkiye’de mizah adına üzücü olaylarda yaşanıyor… İşte, Oğuz ARAL’ın heykelinin saldırıya uğraması gibi… Bu konu hakkında ki fikirlerin bizim için çok değerli olacak, diye düşünüyorum…

Saldırıdan çok bu saldırıya karşı tepkisizlik daha üzücü. Her zaman, her yerde hani “münferit” diyorlar ya, bu gibi Vandallar çıkabilir. Ama buna karşı yeterli bir tepki gösterilmemesi sosyal iklimin bu tarz olaylar için uygun olduğunu gösterir. Cemal Nadir Güler ustanın cenazesini on binlerce insanla kaldırmış bir Türkiye’de bunun yaşanması özellikle can sıkıcı.

En son 1 Mayıs’ta yaşananlar hakkında neler düşünüyorsun?

Yakın bir arkadaşımla beraber bizzat sokakta olduğumuz için gerek yaşadıklarım gerekse düşündüklerim bir hayli fazla. Ayrıntılı bir tafsilatı sanırım yakında Uykusuz’un internet sitesinde okuyabileceksiniz.

Ülke geleceğinden umutlu musun?

Çetin Altan’ın sıkça kullandığı bir laf vardır “enseyi karartmayın” diye. Açıkçası son yıllarda gün geçtikçe daha da zor oldu bunu söylemek ama gerçekten enseyi karartmamak gerekiyor.

Son olarak mizah ile amatör anlamda ilgilenen ve bu yolda ilerlemek isteyen arkadaşlara tavsiyelerin var mı?

Mizah ya da herhangi bir alanda üretmek için herhalde en çok lazım olan şey okumak ve kendini salt teknik değil, düşünce ve yaklaşım olarak da geliştirmek. Düşünce dünyasının gelişmesi, olayları farklı yönleriyle ele alabilmeyi de sağlayacak. Okusunlar. Ama okumuş olmak için değil; dikkatli, kendilerini vererek ve eleştirel bir şekilde okusunlar.

İnternette kapsamlı bir araştırma yaptım ve hiçbir yer de röportajına rastlayamadım… Yanılmıyorsam bu ilk oldu… Bu anlamda sana okurlarım ve kendim adına teşekkür ediyorum ve "hep takipteyiz", diyorum… Sevgiyle kal…

Ben teşekkür ederim.

4 Yorum Var

  1. barış abinin adı altında bütün uykusuz ekibine teşekkür ederim stres dolu yaşamımızın içinde bir parça yüzümüzü gülümsettikleri için

    1. melih Yazmış June 20th, 2008
  2. Bayılıyorum bu adamın kalemşörlüğüne yaaa

    2. Caner Yazmış June 19th, 2008
  3. okumaktan zevk aldığım okurken güldüğüm ve eğlendiğim yazılara sahip bir isim barış uygur ilk defa bir röportajını okudum teşekkürler

    3. ilhan 17 Yazmış June 19th, 2008
  4. ben karikatür dergilerini genelde karikatür için alıyorum:)yazarları çok sık okumuyorum ama barış bundan sonra dikkatimi çeker sanırım çok sıkı çocukmuş

    4. leyla Yazmış June 18th, 2008
*
*