Kırmızı otobüsler çok gürültü yapar Ankara’da… Bana da nedense hep onlar denk gelir… Müziksiz çekilmez yol… O gün kendimi delirmiş gibi hissediyordum… Play-list oluştururken hiç zorlanmadım… Zen‘in ”Bakırköy Akıl Hastanesi’nde” albümünü attım yalnızca… Murat ERTEL ‘in eski işlerinden biridir… Akıl Hastanesi’nde, akıl hastalarına verilen bir konserin canlı kaydıdır… Kendimi çok yakın hissettiğim bir tadı vardır… Elinde viskisi, boğaza nazır, kocaman köşk pencereleri önünde fotoğraf çekinen edebiyatçıların ağızlarından düşürmedikleri ”Deliliğin sınırları” kalıbından samimi bir havası vardır… Sınırlarda dolaşadursun onlar, nasıl bir sınırsa bu deliliğin sınırı, Çin Seddi gibi! Yıllardır aşamadılar… Bu albüm tam da deliliğin içinden gelen sestir… Yolda, otobüste, işte, okulda birbirimize söylemek istediğimiz ama söyleyemediğimiz sözleri barındırır içinde… Koca göbekli patron, menopoz hoca, ifrit bakışlı goth kız, otobüste sızlanan teyze… Hepsine söylenmesi gerekenlerin bütünüdür… Kızılay meydanı ne ihtişamlıydı yine… Bu ne telaş? Bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar, sevgililer gününün telaşına düşmüş, mağaza mağaza gezen çocuklar… Araba kornaları, peçeteci çocuklar, memurlar, askerler, şirket çalışanları, dönerci de sıra bekleyenler, sarı yanar yanmaz sinir küpüne dönüşen şoförler… Hepsi dikkatimi çekti… Aklıma büyük annemi defnettiğim mezarlık geldi… O ne sessizlikti, aman Allah’ım… Şehir merkezleri ne kadar kalabalıksa, mezarlıklar bir o kadar kalabalık… Şehir merkezleri ne kadar gürültülü ise mezarlıklar ondan kat be kat ‘’sessiz…” Mezarlıklar ve şehir merkezleri yalnız bir nokta da birbirinden ayrılıyor… Bunu herkes göremiyor… Yaşıtların CV yazarken senin şiir yazman gerekiyor…
Beynim kazan gibi olmuştu… Neyse, yazdığım dergiyi (Adı Yok) alıp otobüs durağına gittim… Başka işim yoktu zaten… Tek deli bendim sanırım… Tek işi olan ve sakin bir adam akıllı sayılamaz bu karmaşa içinde… Eve dönerken durakta ifrit bakışlı kızı gördüm… Yeşil, kareli pantolonu, yeşil Converse’leri, kürklü mantosu, elektrik çarpmış gibi saçları ve elindeki yeraltı edebiyatı dergisi ile duraktaki diğer insanlara nefret eder gibi bakıyordu… Takım elbiseli ve laptop çantalı adam da öyleydi… Sevmediği bir iş yaptığı belliydi… İnsanlardan nefret edercesine bakıyordu etrafına… Sanki o işi ona o insanlar dayatmış gibi… Kimsenin kimseye böyle nefret dolu bakmaya hakkı olmadığını düşünüyordum… Herkesin bir adet yaşam şansı vardı… Ve mezarlıklarda yatarken kafamızı kaldırıp yanımızdakine bakma fırsatımız yoktu… Neden birbirimize bir defa bakacaksak o da nefretle değil, sıcak olmasın? Bir tek sevgililer günü alışverişi yapmış çocuk gülümsüyordu… Ona da acıyordum… Mutluluğu ancak zor sandığı şeylerle yakalayabiliyordu…
Otobüs geldi ve herkes bindi… Yol boyunca ”Bakırköy Akıl Hastanesi’nde” albümünü dinledim…
Bu üçünün ifadesi de yol boyunca değişmedi… İneceğim durağa geldiğimde albümün en gaz verici şarkılarından biri çalıyordu…
Otobüs durmadan son bir hamle yaptım;
Koca gözlü bayanın yanına gittim ve
”Hey! Sen… Sen edebiyat yerine pornografi okuyorsun…
Bir gün seni sevip değil / o insanlara baktığın gibi nefretle becerip şiirini yazacaklar!” dedim…
Takım elbiseli adama gittim ve
”Hey! Sen, çalışmıyorsun… Çalıştırılıyorsun!
Aç kalma korkusu ile bunu kendin tercih edip insanlara öyle bakamazsın!” dedim…
Sevgililer günü alışverişi yapmış çocuğa gittim ve
”Hey! Ben, 14 Şubat’ta sevgilimi öyle bir öpeceğim ki,
kirpiklerini dişlerimin arasından kürdanla toplamak zorunda kalacaksınız!” dedim
Otobüsten inip yürümeye devam ettim… Çok tatlıydı… Akıl almaz bir haz hissettim…












