headermask image

header image

Hıncal’a mı oy vereceğiz, Hakan’a mı?

Geçen haftalardan biriydi, hastaneden yeni gelmişim… Bir şeyim olmadığını öğrenmenin sevincini bile yaşayamamışım doğru dürüst… Orta halli bir memur çocuğuyuz, işte… Hepimizin kaderi bu… Hastaneden çıkar çıkmaz maddi tartışmalar yaşayan ebeveynler… Adama sağlıklı olduğunu öğrenmenin sevincini bile yaşatmaz bu durum… Eve gelmişim, boğazımda bir düğüm… Ağlamaklı bakışlarım var… Sağlamım ama sevinemiyorum… Çünkü babam mutsuz, annem de tartışmanın etkisiyle mutsuz… Kapı çalıyor ve genç bir bayan görüyorum… Bir anketten bahsediyor bana… ”Yeni sağlık sigortası düzenlemesi hakkında bilgi vermeye geldim” diyor… ”Yakında bir referandum olacak… Halk yine neye oy vereceğini, neyi kabul edeceğini bilmiyor… Bilinçsizce gidiyor yine sandık başına… Eğer bu referandum da evet çıkarsa artık devlet özel hastane masraflarınızı ödemeyecek… Hepsini siz ödemek zorunda kalacaksınız… Şimdi söyleyin bana, evet mi diyorsunuz, yoksa hayır mı?”  ”Elbette hayır” diyorum… ”Ama bunu sadece kendim için demiyorum… Ben iyi kötü bir memur çocuğuyum… Öyle ya da böyle hastane masraflarım ödenebiliyor… Sağlıklı olduğum için sevinemesem de, annem ve babam hastaneden çıkar çıkmaz maddi tartışmalara girip, boğazımı düğümlese de ödeyebiliyorum… Peki, ya ödeyemeyenler? Hiç ödeyecek durumu olmayanlar… O zaman onlar ne yapar? Bu anketi boşuna yapıyorsunuz… Buna ”Evet” diyecek insan var mıdır ki?” diyorum… ”Maalesef var beyefendi!” diyor… ”Örneğin ikinci katta oturan bir bayan ”Evet” dedi… Benim kocam öğretmen emeklisi, ben ödeyebilirim” dedi…

Öyle demiş… Şaşırmadım aslında… %48 in hangi psikoloji içinde olduğunu zaten biliyordum da, kabullenmek ağırıma gidiyordu… Canlı bir örnekle tescillenmiş oldu… Dinden, imandan bahsedenlerin, dini-imanı belli oldu… ”Komşusu açken tok yatan bizden değildir” meğerse sadece yemek için geçerliymiş… Sağlık için geçerli değil… Açlıktan ölmesin de komşum, hastalıktan ölürse ölsün… Demokrasi neferi Başbakanım türbanı üniversiteye soksun yeter bana… Başka siyaset bilmem, başka politika bilmem ben… Ben hastane masrafımı ödeyebiliyorum ya! Bana ne komşumdan… Çıksın yasa… Sırf gül yüzü hatırına, demokrasi neferi başkanıma oy veririm, evet derim ben… Siyasi bilinç böyle bir şey olsa gerek… Bu kitle sanal tartışmalarla sersemletilmiş, ters dönmüş bir kaplumbağa gibi bilinçsizce dönüp duruyor, anladım da… Politikaya yabancılaşmayı geçtim, yan kapı komşuna dahi yabancılaşmış! Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı olmuş… Sıcak para masalları, türbana bağlı demokrasi çığlıkları ile bilinci yok edilmiş!

Aklıma Cumhurbaşkanlığı referandumu geldi… O sabah tüm aile ve karşı komşumuz birlikte heyecan içinde kalktık… Vatandaşız ya hani! Görevimizi yapacağız… Herkesin yüzünde bir belirsizlik hakimdi… ”Biz neye oy veriyoruz, ne diyeceğiz?” dercesine bakışlar hakimdi herkesin yüzünde… Ama herkes ”Evet, diyelim gitsin” diyordu… Benim iyi kötü yazılar yazdığımı bilen karşı komşumuz sordu: ‘‘Cihan, sen bilirsin! Ne diyelim… Buna evet ya da hayır dememizin getirileri ne olur götürüleri ne olur?” Ben de hükümetin siyasi yanlışlarını ve doğrularını anlattım tek tek… ‘’Yanlışları daha ağır basıyor, ben hayır diyeceğim!” dedim… Aniden, altı kişi birden ”Evet, Cihan haklı… Hayır diyelim” dedi… On dakikalık bir siyaset analizi ile altı kişinin birden ”Evet” oyunu ”Hayır”a çevirebilmiştim… Yani demek ki medya şu suni ve salak tartışmaları bırakıp adam akıllı, yerinde siyasi analizler yapsa ve bunu sadece on dakika yapsa bu altı kişi bilinçlenecek ve hayır diyecekmiş… Medyanın yapacağını ben yapmış oldum… Ve bu insanlar benim annem, babam, komşumdu… Aramızda en az yaş farkı olanla bile aramda on beş yaş olan insanlar bunlar… Yetişkin ve erişkin insanlar… Hepsi sudan çıkmış balığa dönmüş… Suni gündemle, türban, laiklik vs. tartışmaları ile beyinleri sulandırılmış, akılları karıştırılmış… Memur olan babam zaten siyaset nedir takip edemez olmuş! Üst üste binen zamlarla evine para yetiremez, ailesinden hıncını alır olmuş… Böyle bir kitleden bilinçli bir karar bekleyemem ben, politika adına… İşte, Türkiye’deki seçmenin içler acısı hali budur…

Konumuza dönecek olacak olursam; anket yapan bayana soruyorum: ”Peki siz ne düşünüyorsunuz?” diye… Kızcağız, ”Ben çalışan bir insanım çok şükür… Halim var ama inanın şu an annem ya da babam hastalansa ben tüm masrafın altından kalkamam… Şu an iyi kötü devlet ödüyor, yardımcı oluyor… Anca altından kalkabiliyoruz… Elbette hayır diyeceğim… Lütfen sizlerde bunu etrafınızda ki insanlara anlatın… Bu konuyu kimse daha doğru dürüst bilmiyor, neye oy vereceğini bilmiyor” diyor…

”Peki, medya neden bu konuyu hiç anlatmıyor” diye soruyorum… Hüzünleniyorum yarı sinirli bir halde… Kızcağız ”Medya başka işlerle meşgul!” diyor, gülerek… ”Tamam, hanımefendi… Ben yazan bir insanım… İyi kötü de bir okur kitlem var… Bunu yazacağım!” diyorum… Kızcağız teşekkür ediyor, çok seviniyor ve gidiyor… Gider gitmez TV’yi açıyorum, türban, laiklik, İran mı oluyoruz, hepimiz Ermeni miyiz tartışmaları gırla gidiyor… Bir kanal da ”Ey, halkım! Bir referandum var yakında… Bak, hastane masraflarının hepsini sana yıkacaklar! Neye oy vereceğini bil!” demiyor…

”TV bu sonuçta… Alıştık artık!” diyorum… Bir umutla gazeteleri açıyorum… Yıllardır o köşeleri dolduran, yüklü maaşlar alan, eğer gazeteci olsam, yanlarında çalışsam ”Üstat” demezsem saygısız, ukala ilan edileceğim iki insan, Hıncal ULUÇ ve Ahmet HAKAN birbiri ile atışıyor… Millete gazeteci magazini okutuyor… Sanal ve suni gazeteci savaşları izlettiriyor…

Referandum günü geldiği zaman tüm ailem ve komşularımız bana gelip:
 ”Hıncal’a mı oy vereceğiz şimdi, Ahmet HAKAN’A mı?” diyecek diye bekliyorum…

Şaşırmıyorum ve hüzünlenmiyorum…

*
* (Gizli tutulacak)