headermask image

header image

Paranteziçi Hayatlar 3. yıl

Şaka filan derken geldik üç yaşımıza… Paranteziçi Hayatlar yani… Yazılarımı sizlerle paylaşmaya başlayalı tam üç sene olmuş… Bedava blog sitelerinde gezmediğim mekân kalmadı, sonunda kendimize bir ev yaptık ve buraya taşındık kalıcı olarak… İyi de yapmışım, diyorum baktıkça… Eğer tüm içerik size aitse bir şekilde sıyrılmanız, kendinizi çekip almanız lazım kaos ve kalabalığın içinden… Bir çetelesini tutayım, dedim şu üç senenin… İyi, yazdık - çizdik de… Google‘de kapsamlı bir arama yaptım… Sevenler olmuş, sevmeyenler de… Hayran olanlar, küfür edenler… Yani öyle ki ekşi sözlük yazarlarını bile bir yerlerinden dürtmüş, nasibimizi almışız… Birilerini mutlu etmek kadar birilerini rahatsız ve huzursuz etmek de iyi bir şeymiş… Bunu anladım… Şair ablam, Nisan Serap MURATOĞLU; ‘ Sempati topladığı kadar, antipati toplayan yazar, iyi yazardır!’ derdi… Neler öğrendim şu üç yıl içinde… Tüm içeriğimi harfi harfine tekrar, sindirerek okudum… Fotoğraf kategorisi zaten hobi amaçlı… Bir iddiam yok… Ama bakarken duygulandım ve keyif aldım… Yazılarım… Asıl onlar çok değerli benim için… Geriye gitmediğimi görmek, her yazı da biraz daha iyi yazdığımı görmek mutlu etti beni… Gerçekten örneğin ‘denemeler’ kategorisine girdiğiniz zaman ilk denemeden itibaren okuduğunuz da, her yazı geçişinizde aradaki bariz farkı görebiliyorsunuz… Önemli olan da bu benim için…

Eleştirilere karşı daha soğukkanlı olduğumu fark ettim… Eleştiri karşısında susmayı da öğrendim… Bizim milletimizin eleştiri adabına yetişmek zaten imkânsız… Bunu anladım… Haksız eleştiri karşısında artık sinirlenmiyorum, yalnızca üzülüyorum… Çünkü öyle eleştiriler okudum ki, üzüldüm açıkçası… Özellikle ekşi sözlük’te… Yalnızlığınızı yazmanız bile rahatsız edebiliyor birilerini… Neden? Sırf onun okumayı sevdiği tarz da dile getirmediğiniz için yalnızlığınızı… Öfkeli, paldır küldür, küfür eder gibi, çığlık atar gibi, yeni nesil edebiyat diliyle, ses tellerinizi yırtarcasına, kutsal, değer nedir bilmeden, saldırır gibi… Siz, yalnızlığınızı bile onun istediği tarz da dile getireceksiniz… Yoksa sizi sevmiyor, bir de üzerine küfür yiyorsunuz… Hakaretler ardı ardına geliyor… Bu hakkı kendinde bulabiliyor karşınızda ki insan… O yetmiyor… Bir de karşınızda ki insan için üzülüyorsunuz… Çünkü saldırgan, küfürbaz, ahmak, düşüncesiz, analiz etme ve saygı duyma yetisini kaybetmiş…

Benim tarzım budur; ağırbaşlı, edepli, sakin, biraz da ağır ağır, sakince karşımdakine anlatır, konuşur gibi dökerim yalnızlığımı, aşkımı, duygusallığımı yazıya… Hâl böyle olunca tabii zamane kalıplarından ve genellemelerinden nasibinizi almanız da kaçınılmaz oluyor… Post-modern, Duygu sömürücüsü, Abazan, A-sosyal vs… Bu genellemelere neden maruz kalıyorsunuz? Çünkü yozlaşmamışsınız, zamana ayak uydurmamışsınız, içinizde ve yüreğinizde bazı şeyleri saklamayı, iyi muhafaza etmeyi başarmışsınız… Küflenmesine izin vermemişsiniz… Küflenmemiş, iyi muhafaza edilmiş duygulara ve yazım tarzlarına artık bu genellemeler yapılıyor… Bunu herkes bilir…

Örneğin;
Aşkı iyi yazıyorsunuz, edepli ve adaplı…
Edebiyatın doğasında var olan erotizmi
ve sevgilinizden aldığınız ilhamı da tam kararında kullanıyorsunuz…
Ne az, ne de fazla… Siz bir abazansınız!

Yalnızlığınızı duygusal, ağır ve sakin bir şekilde dile getiriyorsunuz…
Siz bir asosyal ve yine abazansınız…

Her insanın doğasında var olan sevgiyi, aşkı, mutluluğu ve acıyı
bir denemenizde ya da şiirinizde edebi ve adabı ile dile getiriyorsunuz…
İçine başka hiçbir şey katmadan… Katıksız, saf duygu…
Duygu sömürücüsü ve bir defa daha abazansınız…

Yani her halükârda siz bir abazansınız…
Bu tarzı seçmişseniz ve benimsemişseniz kaçışınız yok…

Herkesin beğenilerine yetişebilmek gibi bir lüksümde yok açıkçası… Bunu hangi yazar başarabilmiş ki? Karşınızdaki insan iyi kötü belli bir yaşa gelmiş zaten, belli bir kültür ortamında… Onun düşünce yapısı, karakteri, beğenileri yerleşmiş yerli yerine… Siz ne kadar doğru, iyi ve kusursuz bir şey yazsanız da, o, zaten anlamak istediği gibi anlıyor yazınızı… Beğeniyor ya da beğenmiyor… Yazarın da eli kolu bağlıdır bir yerden bakarsak… Ben ki, Altay ÖKTEM’i dahi eleştiren yazı yazmışlığım vardır, beğenmem kendisini… Ama birisi Altay ÖKTEM’e küfür etsin, karşısında ilk bulacağı insan benim… Çünkü karşınızdaki insan sırf sizin istediğiniz tarzda duygularını dile getirmiyor, yazı yazmıyor diye küfür etmeye hakkınız yoktur… Eleştirirsiniz, o ayrı… Zaten eğer Altay ÖKTEM yazmayı seçmişse, dergilerde yazıyor, kitaplar basıyorsa… Ben, burada yazılarımı paylaşıyorsam, kitlelerin beğenisine sunuyorsam eleştirilmeyi de göze almışım demektir…Yoksa alelade, herkes gibi evimde kendim yazar, defterimde arşivler, kimseye okutmaz, öyle kendi halinde, eleştiriden uzak, kafam rahat bir yazım hayatını seçebilirdim… Herkes beni sevecek gibi bir düşünce ile yola çıkarsanız ve işlerinizi insanlara sunarsanız bu başlı başına bir ahmaklık olur zaten…

Ve ben ahmaklardan uzak olduğumu,
onlarla olan arayı oldukça açtığımı görmekten mutluyum…

Daha neler öğretecek bize kim bilir,
önümüzdeki üç sene, bakalım… Öğrenilecek şey bitmiyor…

Sizlerle birlikte nice üç yıllar yaşarız umarım… Allah ömür verdiğince…
Bir yere gitmemize, mekân değiştirmemize,
şu ekrandan çıkmamıza gerek görmüyorum artık açıkçası…

Çok mail alıyorum…
Paranteziçi Hayatlar’ı bir blog olarak sevdik,
sakın dergi, fanzin, kitap filan yapayım deme…
Büyüsü bozulacak diye korkuyorum,
diyenlerin haddi hesabı yok…

Sağ olun, var’olun…
Kim bilir yüzünü bile görmediğim, nefesini bile hissedemediğim binlerce insan…
Duygularımı okuyan, şahit olan, beğenen, beğenmeyen…

Beni en çok mutlu eden sizlerin beğenisini
hiçbir ideolojik söylem gerçekleştirmeden kazanmış olmam…
Komünist dost da edindim, Milliyetci de, Muhafazakâr da, Hümanist de…
Hepsinin iyi yanlarını yazdığım kadar, her birinin en az bir yanlışını da yazmışımdır,
hepsinden dost edindiğim kadar, bir o kadar da küfür ve hakaret yemişimdir…

Hep derim: ” Araf da yazı yazmak zor ”
İnanın taraf olmaktan, bir ideolojiyi savunmaktan daha zor…

O, bu, şu, demeden, ben nereye gittiysem geldiniz ardımdan…
Yazılarımı okudunuz, beni anladınız…

Evet, bu yeterli…
‘ Beni anladınız… ‘

Hepinize minnettarım…

*
* (Gizli tutulacak)