headermask image

header image

Stres atma aracı olarak, müzik!

Dün gece, sahur vakti nereden aklıma estiyse fotoğraflarımı karıştırdım… Çok eskilere götürdü beni bu sefer bu sihirli şeyler… İskenderun zamanı fotoğraflarımın içinde baterili olanlara takıldı gözüm… Şimdi sökülü vaziyette odamda duruyor, koli içinde… Oysa bu enstürmanı alışım bile başlı başına bir olaydı… Üniversite zamanı, cepte para yok… Gitar gibi, mikrofon gibi bir alet değil ki ‘Ha, deyince alasın…’ En kötüsü 600 YTL’den başlar… O zamanlar gurubumuz vardı… Erkin… Gitaristimiz… Onunla Adana’ya kadar gitmiştik uygun bir şey bulabilmek için… Sonunda 700 YTL’ye uygun, sağlam bir şey bulmuştuk… O dönem dedem hasta, ailem Ankara’da… Babamdan istesem zamanı değil… Sonunda başka çare olmadığını anlamıştık ve ben babamdan istemiştim… Babamdan kibarca istersen maddi anlamda bir şeyler, kırmaz seni, kesinlikle yapar… Yapmıştı da velâkin… Aldık bateriyi… Ankara’dan döndüklerinde dedemin öldüğünü öğrendim o da ayrı bir trajedi tabii… Oysa bana söylememişler, çok seviyorum, kaldıramam diye… Bu bateri de bir nevi bana teselliymiş… Böyle de buruk bir hikâyesi vardır sahip oluşumun… Aldın da her şey bitti mi? Tabii ki, hayır! Tek zil var üzerinde… O da teneke gibi… Asıl para eden zilleriymiş bu aletin… Sonradan öğrendim… Şu meşhur İstanbul zilleri … Takımı nereden baksan 450-500 YTL… Neyse, yaptım bir delilik… Tanıdığım bir müzik evi vardı… Borca girdim, senet imzaladım ve aldım bir takım… Her şeyi tamamdı artık… Üç konsere filan çıktım sanırım İskenderun’da… Hiç unutamam… Nereden baksan 300-500 kişiye çalmak ayrı bir zevk… O zaman verdiğin parayı bile unutuyorsun, değiyor… İşte, hâlâ video görüntülerini saklarım… Yarın bir gün çoluk çocuğa karıştığın zaman en güzel anı… Dahası mı var?

Gurup arkadaşlığı apayrıymış… Hâlâ tadı damağımda… Saati 20 YTL’den aşağı olmayan döküntü stüdyoya para vermek artık zorunuza gitmeye başlar… Prova stüdyosu yapacak mekân ararsınız… Sonunda karşı komşunuz Naime teyze size acımış ve bodrum katını vermiştir… Ve artık bir bodrum katı bulmuşsunuzdur zar zor, prova için… Bulursunuz, çalarsınız, sağdan soldan çok gürültü oluyor diye şikâyetler gelmeye başlar… Mahallenin agresif teyzeleri, dedeleri ve nineleri sizin üzerinize bir akın başlatmıştır… Tüm bunların dikkati sizin üzerinize odaklanmıştır… Oraya kız atıyor musunuz? İçerde içki içiyor musunuz? Hep bir paranoya halindedir bu nine, dede ve teyzeler… Sürekli bir huzursuzluk içindesinizdir… Oysa tek yaptığınız şey müziktir… 

Neyse, bu seferde duvarları yalıtma derdi başlar… Duvarları yalıtırsınız bu seferde aksilikler ard arda gelmeye başlar… Nuh nebi’den kalma anfiler patlar vs… Üst üste bunca şeye maruz kalan grup elemanları artık birer sinir küpüdür… Stres atma aracı olarak bildiğimiz müzik, artık bizleri patlamaya hazır birer bombaya çevirmiştir… Bu stres içinde, birisi çalarken hata yapar tartışmalar başlar, o / ona mikrofon fırlatır, sen / ötekine baget fırlatırsın, provaya geç kalanı taşlarsınız… Zevklidir ama zevkini bir türlü alamazsınız… Çünkü kafanız bir türlü rahat olmaz… 
Konser salonu ayarlarsınız, biletleri dağıtmak, satmak lazımdır salon kirası için olmaz… Hep bir aksilik çıkar… Konser zamanı gelir, bilet paraları salon kirasını karşılamaz, cepten ödersiniz bir de üzerine… Sürekli sizi sinir eder biçimde düğüncü zekâsı ile düşünen, eli tesbihli, böğrü yanık salon sahibi sizi anlamaz… ‘Abi, bir kolaylık yap… Bak İskenderun’da ilk rock konserini verdik… Bir nevi ilçe adına bir ilki gerçekleştirdik… Katkımız oldu…’ Nuh der Peygamnber demez adam… Ona göre içerde düğün olmuştur, ve parasını almak zorundadır… Yani hobi diye başladığınız şey artık bir işkencedir sizin için… Her şey ve herkes size karşıdır sanki… Kimse sizi anlamaz…

 

Ne yetenekler tanıdım… Parmağını birinci perdeden beşinci perdeye kadar uzatabilir mi adam, gitar çalarken? Uzatıyor işte… Var, öyleleri… İşte, böyle adamlar tanıdım ben; ki bu anlaşılmazlık içinde yeteneğiyle birlikte kaybolup, körelip gitmiş… Yazık olurdu… Öyle düşünürdüm… Hâlâ kim bilir, hiç bilmediğim yerlerde, kaç gence yazık oluyor… Yeteneğini bu alanda kullanmak isteyen, hiç olmazsa yeteneğim ile stres atayım, bir hobim olsun diyen genç stres topuna dönüşüyor…

Neyse, mevzumuza dönelim…

O dönem grup arkadaşlarımla hep Amerikalı veletleri tartışırdık… Ağızlarında altın kaşıkla doğarlar… Daha 13-14 yaşlarına girdiklerinde stüdyo niyetine garajları, takım - teferruatları hep hazırdır… En iyi rock gurupları hep onun için Amerika’dan çıkar, diye düşünürdük… Çünkü kafaları rahat… Tek yapmaları gereken şey garaja girip çalmak… Konser vermeye kalksan en az bin kişi hazır… Rock müziği kavrayabilmiş bir toplum var karşında… Bizim başımıza gelen gibi, siz Bulutsuzluk Özlemi çalarken gelip çifte telli isteyen olmaz mesela… Ya da Mor ve Ötesi çalarken halay çekmezler… Vallahi hepsini yaşadık… Belki de İskenderun’da olmamızdı bizim şanssızlığımız, bilemem… Ama en azından bir döner bir ayrana konser verdiğimiz trajedisi vardır; ki tadından yenmez… Hâlâ gülerim… Hepinizin üzerinde Metal tişörtleri, saçlar, sakallar o biçim, yarma gibi dört herif! Önce tüm gurubun dürümleri gelir… Grup çimlere yayılmış dönere yumulmuştur…  Ayranlar sonunda fondip yapılır… Sen bu manzaradan sonra sahneye çık ve Rock / Metalden dal mevzuya… Şevkiniz kırılır… Hani öyle ki; o manzaradan sonra çıkıp İbrahim TATLISES çal, koymaz adama…

 

Bir çocuk gelir, kulağınıza eğilir,
siz bu arada baterinizi çalmaktasınızdır,
konserin ortasıdır, bir yandan çalar bir yandan çocukla konuşmaya çalışırsınız…

- Abi, sıradaki şarkı ne? Ne çalacaksınız? Metallica çalsanıza…
- He, gülüm! Nothing else matters!
- Gülüm mü?
- He, gülüm! Hâlâ dürümün etkisindeyim, hoş gör!

*
* (Gizli tutulacak)