Sene 1999, sırt çantalarımıza doluşturduğumuz kitaplardan ibaret yaşam… Akşam eve dönene kadar okul bahçesindeki çoklu çeşmelerden içtiğimiz sular yaşam kaynağımız… Öğretmenlerin anlattıklarından çok uzağız… Bir uyuma sebebi, bir ninni belki… Tahta sıraların üzerine akan şeffaf salyalardan ibaretiz belkide… Bir parmak, arkamızdan, tam sırtımıza… ‘ Hey! Kalk ders bitti! ‘ Buda mı? Vay be! Bir ders daha bitti demek… Kaç kırk dakikamızı çaldı bu zaman dilimleri… Cebimde bir takoz… Kaya parçası gibi ağırlık yapan… Motorola c90 sanırım… Mavi renkli… Kimbilir, ne zamandır çalmayan… Akşam olmalı belkide, son ders zili… Eve varılmalı anında… Oda kilitlenmeli, bir çay, bir de sigara… Biraz Cenk TANER… Ardından biraz Radical Noise, Kargo, Kesmeşeker… Mor ve Ötesi demeye dilim varmıyor… O zamanlar daha güzeldi belki… Yalnız şarkı, son giden ve şarkıcı çocuk… Kargo’da güzeldi o zamanlar… ‘Hiç kimseyle yatamam, ruhum kabul etmedikce!’ Dünyamızı saran cümlenin ardından… Ve tüm sınıf… ‘ A - hey - hey - hey! ‘
Ülkü ocakları ve sol örgütler… Biri daha bıçaklanmış duydun mu? İyi de bıçaklar ekmek kesmek için değil miydi? Onu da alet etmişler ideolojilerine, duydun mu? Ekmeği yemeğin suyuna banamadım akşam… Kana banıyormuşum gibi geldi… Ah! Bir fırt versene sınıfın en uzun boylu çocuğu, SIĞIRTMAÇ… Zil çaldı… Yiyip bitirmemiz gereken on iki adet kırk dakika ve ders zili var… Haydi, görevimizi yapalım… Tüm bunların sonunda, neyse ki kanlardan uzağız… Okul çıkışı gitar kursuna gitmeli… Kız kavgasına tutuşmuş ve ideoloji kavgası eden çocukların arasından sağsalim sıyrılabilirsek… Belki birkaç da Şebnem FERAH şarkısı analiz ederiz o arada… Kürt Ferhat arkamda… Yine dersi dinlemiyor… Defterine kürtçe bir şeyler karalamakla meşgul… Ulan, Kürt Ferhat! Az kopya vermedim… Belki de, gitmek zorunda olduğum için gittiğim askerde, dağda ki amcaoğlun vursaydı beni hakkımı helal etmezdim sana… Sıyrılmalı bu karmaşadan… Çözemeyiz bu bilmeceyi… Daha küçük değil miyiz? Akşam olmalı belki… Son ders zili… Kilitlenmeli oda… Biraz Cenk TANER… Sigara, belki bir bardak da çay… Biraz Rashit, Duman, Nirvana, Pentagram… Ertesi gün yine bilgiler tuvalette birbirine aktarılır… ‘ Pentagram’ın son parçasını dinledin mi?’… ‘ Sözlerim gerçektir, yüreğim kardeştir her zaman… ‘ Peki bunu neden yalnız biz duyabiliyoruz? Salak! Şu dumanı da camdan üfleme… Basılacağız şimdi… Dışarda adam bıçaklamıyoruz, kız kavgası etmiyoruz… Sigara içiyoruz, okuldan atılabiliiriz… Unutma!
Zengin arkadaşlarımız vardı… ‘Biz jip aldık!’ derken hiç heyecan duymazlardı… Onlar için alışıldık şeylerdi… Bir bilgisayar alınması, araba alınması, yeni bir elbise alınması vesaire… Ben o dönemden beri ‘fakirlik mutluluktur’ edebiyatını sevmedim… Asla da yapmadım… Ağzımız kokuyor açlıktan, elbise alamıyoruz, araba alamıyoruz, ama mutluyuz… Bunları alabilenler zaten zengindir ve zenginler kötüdür! Öyle değil o be adam! Kararında yaşamalı, kararında… Yeni bir şey alamamak da kötü, her şeye sahip olmayı robot gibi karşılamakta… Hiç unutmam… 1972 model Pevgeot 504… O dönem yeni almışız… Tüm aile, bütün gece pencere önünden ayrılmamıştık… O, bizim arabamızdı işte! Var mıydı daha ötesi? Ne normal karşılamıştım, umursamamıştım… Ne de arabamız oldu diye olayı abartmıştım… Hafif bir heyecandı işte… Bizim arabamızdı, lacivertti, eski model ama modifiye edilmiş, yeni gibiydi… Çok severdim… Ne fazla, ne az… Tam kararındaydı arabamız da, hissettiklerim de… Daha sonları aldığımız 2004 model pevgeot’u o kadar sevemedim meselâ, o da ayrı mevzu… Ama arabasız kaldık mı? Hayır… ‘Arabamız yok’, demek zorunda kaldığım bir dönem dahi hatırlamam, çocukluğumdan bu yana… Zengin arkadaşlarıma da acırdım bu yüzden, hiçbir şey alamayan fakir arkadaşlarıma da… En iyisi her zaman bendim!…
O kadar karmaşıktı ki her şey… Hâlâ öyle olduğunu düşünürüm… Hiçbir şeyin dengesi olmayan bir memleketteyiz biz… Ne yana gitsen o yana yatıyorsun… Dengeyi sağlayıp ayakta kalmak zor… Hâlâ öyle işte… Kavga eden eşler, evden kaçan çocuklar, ideoloji tartışmaları, zengin & fakir kıyaslaması, liseliler, kravat, beyaz gömlek ve sigara yasağı… Hepsi bir film şeridi gibi geçer gözümün önünden bazen… Üzülürüm… İnsan ilişkileri hazır gıda değil ki, eksi altı derece de muhafaza edince taze kalsın… Kokuyor bir şeyler… Çürüyüp, yok olup gidiyor… Bunları da anca arafta kalmayı seçip hepinizi tam ortadan izleyen biri yazabilirdi zaten… Tanrı, Allah… Her dilde, her ideolojide, her dinde ne anlama geliyorsa ordan merhamet etsin size… Doğru olanı göstersin… Hep yanınız da ve sizinle olsun… İyi olun… Mutlu ve huzurlu olun… Ben hâlâ müzikle huzurumu buluyorum… Belki de sorununuz buydu… Benim o kasetleri dinlediğim kadar, sizler birbirinizi dinlemediniz… Belki hâlâ dinlemiyorsunuzdur… Ne bileyim?… Hâlâ aynı… Cenk TANER, çay, sigara… Sevgili müzisyen dostum, Sercan CANDEMİR’in söylediği gibi… ‘ Cenk TANER iyi müzisyendir ve yaşamak iyidir…’
Söyledikleri, söylediklerimiz her dilde aynı anlama gelir… Başını kaşıma ekran karşısında… Bu yazı da onun için yazıldı zaten… Anlamaman için… Bilirsin işte… Öyle…













