headermask image

header image

Feryâl kız…

I.
Yatağımdaki mor etekli bir kadın ve piyano değildi… Biraz öncesini düşünürsem, haklıyım… Müzik başlamadan, birbirini izleyen seslerin çağıltısı salonu doldurmadan bir piyano ve ona yaklaşan bir kadındı gördüğüm… Sonra herşey silindi… Öyle bir yüz ki, anlatmak güç… İnsan, gözlerini kapatmadan da kapatır gibi olur, ona bakarken… Kendi içinize bakarsınız, sanki… Derin, etkili bir klâvsen tadı, bilmediğiniz ama çok güzel hissettiğiniz bir yerlere doğru uçurur, götürür sizi… Bir Bach’ta, bir de onun yüzünde insanoğlunun aklı, ritmi ve duygusu değil, evrenin dengesi vardır… İnsanı Tanrı’ya yaklaştıran, ya da Tanrısalı yaşatan bir duygudur bu… Yakarış gibi, dua gibi… Yüce, görkemli bir söyleşi gibi… Bach gibi, ya da benim gibi bulutlardan süzülüp geçtiniz mi? Ama herhalde ayaklarınız kesildi yerden…

II.
Ona bakınca bir ressamı anımsadım… Figürleri, yerçekimine karşı koyarcasına uçan bir ressam… ”Ya özgürlüğü çok seviyorsun, ya da Doğa’yı, Evren’i” diyordum; ”İkisini de…” dercesine gülümsüyordu… ”Hepsini yani…” Çocuksu ve pembeydi yanakları… Göğe doğru süzülen kocaman iki figürü göstererek; ”Bunlar, benim barış güvercinlerim…” diyordu… Figürleri dudaklarına ve diline benzettim… Bunu hiçbir zaman O’na söylemedim… Ne konuşurken, ne de sevişirken…

En çok sevişirken ilham verir bana, O… Yine güzel, mavi bir bulut piyanoya yaklaştı… Şehvet, arzu, sıcaklık… Alkış, alkış ve sessizlik… Rachmaninoff başladı… Piyano, tek bir enstürman değil, çok sesli bir müzik aletidir… Ve çok sevdiğim Rachmaninoff, piyanoda ışıklı, güneşli, fırtınalı bir duygu çağıltısıdır… Onun bedeni Rachmaninoff çalmaz, sergilemez, Rachmaninoff yaşar… Coşar, yücelir; gönül gözüyle görür ve gösterir… Duygusuyla, coşkusuyla hem çok uzaklarda, hem de yüreğinizin içinde ve sizdedir…

Yanımda hafif bir kıpırtı başladı… Yine küçük bir kız çocuğu gibi ağlıyordu… Gözyaşları ile bulutlara yeni bir figür çiziyordu… Rahatsız etmemek için bakmadım… Sanırım fırçası, yani kirpikleri git gide hareketlendi… Müziğin ritmine uyarcasına kapılmış, gidiyordu, sanki… Sessizce başka bir bulut alıyor, çiziyor, çiziyordu… Piyano-keman ikililerini çok dinledik… O zamana dek hiç gözyaşı-bulut ikilisi dinlememiştim, görmemiştim… Hemen yanıbaşında olup bu güzel olayı ve duyguyu paylaşmak da çok güzeldi… Ve her şeyin üzerinde, Rachmaninoff yakalamıştı da yüreklerimizden, götürüyordu, uçuruyordu, fırlatıyordu bizi sonsuza…

Müziğin sonlarına doğru kirpikleri, yani fırçası durdu… O, Feryâl kız durdu… Alkışlar doldurdu odamı… Alkışlar ve sevgi tezahüratları sardı Ankara’yı… Fırçasını bırakmış alkışlıyordu… Göstermek istemeden gülümseyen gözlerinden iki damla yaş akıyordu… Ben bu anları yazarken zorlanıyorum… Duyguları anlatmak çok zordur… O, Feryâl kızı anlatırsınız da, renklerini yansıtamazsınız ki… Ama bir müzik dinlersiniz ve sizi koparıp götürürse uzaklara ve fırlatırsa sonsuza, sonsuza… Şırıl şırıl akan bir su, bir sel olursunuz… Ve, evrenlere sığamazsınız artık… Belki de derinlerden gelen bir su damlası… Gökkuşağının bütün renklerini görürsünüz de onda, anlatamazsınız… Susar ve dinlersiniz yalnızca… Doğmak ya da ölmek zamanıdır…

III.
O’nun yokluğunda en çok serçe ve yüzük parmağım öksüz kaldı, benim… Bir Akdeniz sahilinde oturup çay içmiştim bir okul çıkışı… O an fark etmiştim bunu… İnce belli bardaktan çay içerken yalnız iki parmağınız boşta kalıyor… Serçe ve yüzük… Onun içindir ki; bir ince belli bardaktan çay içmeyi seviyorum, gelişinden beri… Bir de ince beline sarılmayı… Öyle de bir ahenk hani!… Ne parmaklarınız, ne de dudaklarınız boşta kalır… Çıkagelir, Feryâl kız… Güzel yüzüne aşikâr koymuştur annesi bu ismi… İncecik, dal gibi bir hanım, ince belli… Sade, havalı, yalın davranışlı… Uyanık, dikkatli bakışlar… Narin eller ve ince parmaklar…

IV.
Yanında uyanmak, sanki bir İspanya sabahı… Bir yasemin kokusu anılarımda Endülüs sokakları: Kristal sabahlar da, buğulu gecelerde, acıyı yüceltip coşkuya dönüştüren gitarın vuruşlarında hiç dinmeyen bir ince sızı gibi yüreğe işleyen mavi-beyaz yasemin kokusu… Çiçeklerle yarışan seramiklerin çılgın cümbüşü… Ve portakal, limon ağaçları avlularda… Nazlı nilüferlerin salındığı havuzlarda fıskiyeler fısıldaşan asma bahçelerde birbirine bağlanmış… Binbir gece masallarından çıkma, kafesli Arap sarayları…

Bir zamanlar Yahudi mahallesi olan daracık, bembeyaz, bin yıllık sokaklarda dövme demirden parmaklıklarıyla minicik, rengârenk balkonlar, pencereler, yüksek duvarların ardından fırlayıveren palmiyeler… Mendil genişliğinde meydanlarda kültür tarihinde çağ açmış düşünürlerin, bilim adamlarının adları, izleri, İbni Rüşd ve Maimonides heykelleri… Müslüman ustaların Museviler için yaptığı, sonradan kullanması Hristiyanlara nasip olmuş sinagog… O sokak ruhunun çağlara meydan okuyan büyüklük tutkusunu dile getiren Hristiyan sarayları, kiliseleri, katedralleri…

Görkemli caminin içinden yükselmiş ezici kilise mihrabı, minareye sarılarak tırmanmış çan kulesi: ” Ama adını hiç değiştirmedik ” diyor rehber, düşümde… İsabelita, ” Biz Kurtubalılar hâlâ evlenmeye de, ayine de cami’ye gideriz”… Kurtuba, Toledo, Sevilla, Granada… Müslüman, Musevi, Hıristiyan, üç inançtan doğmuş üç kültürün kaynaştığı, sekiz yüzyıla yakın süreyle varlığına, yanyana, içiçe sürdürdüğü benzersiz bir dönemin ürünleri… Tıpkı düşümde gördüğüm bedenin gibi…

Ha Ankara, Ha İspanya… Yer, dünya… İşte, bir Eylül sabahı… Güneşin yıkadığı, saydam bir güz sabahı… Hasretin öyle bir kaygı ki; en çok ozanlar, şairler ve sanatcılar duyuyor bu kaygıyı…

Feryâl * uzun boylu güzel kız anlamında kullanılmıştır

*
*