headermask image

header image

Dört mevsim

Dört mevsim yaşadık seninle birlikte… Ülkem gibi… Gözlerinde sonbaharın hüznünü gördüm, teninde başak tarlalarını, ve sıcaklığında Akdeniz sahillerini… Buz tuttu kimi zaman bakışlarımız, Güneydoğu yetişti imdada, güneşin yakıp kavurduğu engebeli coğrafyasıyla… Ne kadar çatışırsak çatışalım, kardeşleme kültürüne çıktı mavi yolumuz… Benlik alış verişine girmiştik bir kere… Durgunlaştık bakışlarımızda… Yüksek sesle okudum seni içimdeki melez haritaya… Gözleri olmayan, yalnızca duyabilen o iğreti halka… Aşka, başka değerler yüklemeye çalışanlaraydı ayaklanmaları… Sözler hiçbir şeyi değiştiremedi tarih boyunca… Birileri bazı sözler söyledi, çocuklar öldü… Birileri bazı sözler söyledi, silahlar sese geldi… Birileri bazı sözler söyledi, ölüm söze geldi… Ben, yaşam boyunca susan ayaklanmalar yaşamak istiyorum göğsünde… Sustukça, çocuklar doğsun teninde… Sevişmelerin ardından gelen sessizlik nöbetlerinde yad etsin sevgililer ikimizi… Sevişelim, susuşalım öylece… Sessiz sedasız kız çocukları armağan edelim kanlı ellere… Ar damarını çatlatalım tüm yurtsever alfabelerin… Sınırsız bedenler, bayraksız yataklar, marşsız aşk sözcükleri çevrelesin adamızı… 

Yalnız öfkesi kabarmış yetişkinler… Hepsi, hepsi ölmeli… Öfkesiyle beraber yürekleri kabarmış çocuklar yetiştirmeliyiz, doksan altı metre kare, gizli adamızda… Farklı coğrafyalardan bulduk birbirimizi… Ten / tene, beden / bedene dört mevsim yaşadık… İkilik kinini içimizden attık… Doğduğun coğrafya da sevmek zor… Bilirim sevgilim… ”Mardin Kapı şen olur… Senin doğduğun yerler de yar seven mutlaka verem olur!” İlk çığlığının düştüğü toprakları seviyorum… Sorgusuz / sualsiz benimsiyorum her bir karışını… İki farklı coğrafyayı, soğuk bir yatakta, bir beden yapmadık mı? Tek vücut seviştirmedik mi, Ankara’nın bozkırı ile, Mardin’in yaylasını… Yaz / kış / güz ve bahar… Dört mevsim yaşamadık mı, nüfus kağıtlarımızın doğum yeri hanesine inat… 

Sözler mi söyledik? Bizden sonra gelecek olanları galeyana mı getirdik? Biz bunu nasıl becerdik, bakışlarına kır düşmüş gelinim? İki çift canhıraş göz, iki tuzlu ten yetmedi mi iki koca şehri bir yastık müdavimi yapmaya… İşte, bu sebeptendir ki beyaz tenin olsun, doğacak çocuklarımın tarihi… Her okşamada nakış nakış işledim bedenine sınırsızlığı… Her öpüşümde ilmek ilmek ördüm dudaklarına sevgiyi… Rengarenk bir kilim misali işledim yüreğine, evrenin her köşesini… Tarihin karmaşasından gelen tozlu sesler yok lügatimde… Başkalarının doğrusunu yazasım, ırklara, ideolojilere, sınırlara sıkışmış çığlıklar atasım yok… 

Sözler hiçbir şeyi değiştiremedi tarih boyunca… Birileri bazı sözler söyledi, çocuklar öldü… Birileri bazı sözler söyledi, silahlar sese geldi… Birileri bazı sözler söyledi, ölüm söze geldi… Sırf bu yüzden bile olsa, sözleri sevmiyorum, gözlerin kadar… Gözlerinde doğurttuğum pembe düşlü, beyaz dişli sonsuzluk çocukları kadar… Yalnız kendi doğrularımı susasım var… 

Teninde işlediğim, dudaklarında resmettiğim, 
Onlar, benim doğrularım… 
İşte, tam şurda, bak! 
Siyah saçların ile üstüne durduğun / uyuduğun… 
Sol yanım… 

Kaç dört mevsim daha dayanır bilmem… 
Saçlarının altından, yaşamaya akan anarşist kanım…

*
*