İşten eve geldim her zamanki gibi… Asansörde kravatımı hafifçe gevşettim… Aynada kabak gibi parlayan tıraşlı yüzüme bakıp her akşam daha bir yabancılaştığım surata bir kere daha katlandım… Daha geçen akşam berber saçlarımı keserken önüme düşen birkaç ak saç aklıma geldi… "Yanlarım beyaz olsa aslında yakışır" diye geçirdim içimden her erkek gibi… Erkekler her şeyi kendine yontmada ustadır sevgili dostlarım… Elbette yaş ilerledikçe ondan da yontacak şeyler çıkacaktır… "Aslında"lar çoğalacaktır zorlama bir biçimde… Neyse; yol boyunca beni heyecanlandıran tek şey Bukowski serimi tamamlamamdı… Para kazanmanın beni mutlu ettiği ender anlardan birini yaşıyordum… Monotona binmiş, bir atın üstünde "dıgıdık! dıgıdık!" diyerekten giden, boğulası, yılışık, şımarık çocuk tipli hayatımda zaten az heyecan kalmıştı… Evet, içimde baba olmaya dair ufak da olsa bir heyecan taşıyordum ama bu çocuk asla hayatım değildi… Yemeğimi yedim, maillerime baktım, çayımı yudumlarken bir yandan da kitaplarımla sevişiyordum ki; bir sayfada Bukowski’nin şu dizelerine denk geldim: "Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler." Beynimden vurulmuşa dönmüştüm… Yıllarca onun gibi yaşayacağım diye kendimi gaza getirdğim üstad, bohem Bukowski bile bana laf sokar gibiydi artık… Yoktu artık, bu kadar da olamazdı… Tam yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünecektim ki; kitabın arka kapağında fiyat etiketini parmaklarımla yokladığımı fark ettim… Çevirip baktığımda ise 30 TL yazıyordu… Hem de KDV dahildi… "Senin de canın sağ olsun Bukowski" dedim ve, çay içmeye devam ettim… Şimdi de kulaklarımı Noir Desir’e emanet ettim, size yazıyorum filan, tıpkı bir zamanlar olduğu gibi…













4 Yorum Var