İçimde garip bir hüzün var son günlerde… Bu sabah serviste giderken camdan dışarıyı izliyordum mesela… Yan tarafta gözüme bir tüpçü kamyoneti takıldı… Öylece, bir süre yan yana yol aldık… Pürdikkat izledim… İçindeki tişörtü yırtık, yüzü kirden kararmış çocuk kamyonetin torpido gözüne vuruyordu hızlı bilek hareketleriyle… Torpido gözünü darbuka yapmış, omuzlarını aşağı-yukarı oynatarak arabada çalan şarkıya ritim tutuyordu… O kadar neşeli görünüyordu ki dostlarım, adeta bir tüp olmak istedim… Ben ise o esnada donuk bakışlar eşliğinde, üzerimde siyah takım elbisem, kucağımda laptop çantam, oldukça bakımlı bir iş hayatı insanı olarak ofisime doğru yol alıyordum… İ-Pod’um bile vardı, daha ne olsundu ve kulağıma Teoman’dan “Çoban Yıldızı”nı çalıyordu… Zaman geldi çattı ve biz, bizi Söğütözü’ne götürecek sapaktan sağa saptık… O ise hâlâ torpido gözünde darbuka çalmakta ısrar ediyordu… "Heyyy! O torpido gözü lan! Darbuka bile değil!" demek geliyordu içimden… Mutluluğunu bozmak istedim… O kadar çok istedim ki bunu, servisçiyi aniden durdurup, arabadan inip, yüzüne karşı bu gerçeği haykırmak geldi içimden… Ama o bildiğini okuyordu ve çala çala gözden kayboldu… Gözümden iki damla yaş süzülmeye yeltendi, “durun” dedim… Anladım ki, benim sözüm bugün geçse geçse anca gözyaşlarıma geçer… İlerleyen saatlerde birisi bana “Sana takım elbise çok yakışıyor” dedi, “Evet, bedenime öyle” dedim… Bu cevapla birlikte güzel bir laf ettiğimi bile gece 22.53’te fark ediyorum… Çocuk hâlâ darbuka çalıyor mudur ki? Gerçi arabadan inmiştir… Torpido gözüne vurduğu için de ustasından dayak bile yemiştir… Yemiştir… Evet… Benim geri gönderdiğim gözyaşlarım bile onda vücut bulmuştur bence… Önce mutlu olup sonra ağlamak gibisi var mı? Bugün her şey onun lehineydi…













8 Yorum Var