Doksanlı yıllar… Yemyeşil çaylıklar içinden, patika yollardan geçerek okula gittiğimiz günler… Şimdi ne kadar tuhafıma gidiyor bilsen. Nasıl yanımızdan ve hayatımıza hiç müdahale etmeden akıp gitmiş o, azgın dereler… İşte oradalar… Eksiksizler yani tastamam. Uzun burunlu Rize delikanlıları… “Neddiysun” diyerek kavga eden, yalnızca kollarıyla birbirini itip duran… Kavgaları ateşli olur bu yörenin… O yüzden kavgaya başlamadan önce, olmaması için inatlaşma sürecini ellerinden geldiğince uzatırlar… Sessizce geçiyorum yanlarından… Aşığım… Aklım beş karış havada anlayacağın… Hemen önümdeki sırada oturan, kızıl saçlı Keriman… Beyaz yüzlü… Çaylıkların içinde bir yaşlı mezarı olaydım da evinin bahçesinde hiç konuşamadan yataydım! Kızıl saçlı Keriman… Mavi – Yeşil şehirde kırmızıya olan açlığımı dindiren saçlarıyla yine oturuyor önümde… Ensesine dalıp gidiyorum umarsızca… Beyaz… Çok beyaz… Yastık gibi, bulut gibi, bebek yüzü gibi, denizköpüğü gibi bir şey… Tanrı, bu yüzden en ateşli insanların yaşadığı topraklarda dünyaya gelmesini sağlamış olmalı… Kavgaya, gürültüye, silaha, ateşe alışsın diye… Yanağını öpmeyi geçtim, insan ensesine dokunmaya kıyamaz… Her okul çıkışı ardından bakıyorum… Öylece bakıyorum… Söyleyemiyorum, konuşamıyorum, diyemiyorum, susuyorum… Allah’ım al bu sessizliği benden! Çöz bu kilidi dilimden! Bir defa bakmadı arkasına, bakmıyor… Boynu tutulmuş sanki… Bir okul çıkışı baksa arkasına, o an havaya karışsam, ses olsam, “Selimina Ağıtı” olsam da dolansam diline, ciğerlerine dolsam… Her okul çıkışı akıyorum eve doğru… Asık yüzüm, kısık sesim…
Evimizin hemen arkası çaylıklar, dere ve patika yollar… Ağaçlar iç içe geçmiş, kördüğüm olmuşlar… Öylece bakıyorum pencereden… Çaylıklar içinde hayal ediyorum onu… Peştamallı, sırtı sepetli kızların her biri ona dönüşüyor hayâl perdemde… Oldum olası seviyorum hayâl kurmayı ve yazmayı… Bir bedenim olmasa, insan olmasam, akışkan, havaya, suya, toprağa karışan bir şey olsam yaşarım o âlemde… Hiç şikâyetçi olmam… Üç yıl birlikte okudum Keriman’la… Söyleyemedim… Yazdım, durmadan yazdım… Notlar, şiirler, sayfalar dolusu kelimeler biriktirdim ona dair… Her birini dereye saldım, Karadeniz’e emanet ettim… Bazılarını çaylıkların arasına gömdüm, kim bilir kaçınız içtiniz! Annelerin ellerinde kaç babanın önüne gitti şiirlerim, kaç çocuğun ders çalışma arasında diline tat bıraktı bilemiyorum… O şiirleri kendi okuyamadı, kimse okuyamasın istedim… Bir babanın karısına teşekkürü olsun, bir çocuğun dilinde tat olsun, sepetli bir kocakarının çay toplamaktan yorgun düşmüş ayaklarına iz olsun istedim… Rize’de mezarlar özel bahçelerde olur… Herkes kendi arazisine, bahçesine yaptırır mezarını… Toplu mezar bulmak zordur… Belki de o, yalnız, tek tabanca yatan cesetlere muhabbet arkadaşı olsun istedim… Öyle de oldu… Bir Keriman bilmedi şiirlerimin tadını… Binlerce babadan duydum her akşam iş dönüşü teşekkürümü… Patika yollara ayak izi oldu kurduğum cümleler, özenle toplanıp gitti fabrikalara… Gürültülü ve demir makinelerde işlendi her bir harfim, oradan da akşam olunca pırıl pırıl yanan dairelere yol aldı…
Son günlerimiz artık… Ortaokuldan mezun olacağımız gün… Keriman’ı da göreceğim son gün… Okul biter bitmez de babamın işi gereği tayinimiz çıkacak… Gideceğiz buralardan İskenderun’a… Kabullenmişim bu aşkı içime gömmeyi… Hiç söylememeyi, haber vermemeyi… Öylece gitsin istedim Keriman hayatımdan… Böylece kalsın bir imkânsız olarak… Yıllar sonra andıkça belki bir gülümseme olur yüzümde, belki de kirpiklerimde iki damla yaş… Bilemem… Bildiğim tek şey bunu asla itiraf edemeyeceğim…
Yine bir sabah okula gitmek için evden çıktım… Türkiye’nin en büyük camilerinden biri olan Sahil Cami’nin önündeyim… Caminin hemen önünde bir otobüs çekti dikkatimi… Siyah poşetler içinde cesede benzer şeyler indirip duruyorlar… Tıklım tıkış doldurulmuş bagajlara… Yüzlerce ceset… Ömrümde o kadar çok cesedi bir arada görmedim… Caminin hemen altında her zaman muhabbet ettiğim bir saatçi dede vardı… Yanına gittim, “Dede hayırdır bu cesetler ne?”, “Depremde ölenler torun… Rizeliler… Hepsini bir arada getirmişler morga koymak için… Ne ambulans yetmiş bunca cesede ne başka bir şey… Otobüse doldurup getirmişler, işte!”…
Yüzüm kızardı, ateş bastı, daha on dört yaşımdayım! Gözlerim doldu, korkudan çişim geldi, korksam mı yoksa hüzünlenip ağlasam mı bilemedim… Ah ölüm! Sen nasıl bir şeysin? Kaçamıyoruz değil mi? Ölüm geliyor koşarak… Dörtnala geliyor insanın üzerine doğru yüzyıllar boyu… Evlerimizden alıyor gerekirse… Yeter ki zaman gelsin… Hiç de kibar değil… Ne kapı biliyor ne zil! Sarsıyor yuvamızı gerekirse, kibrit kutusu içinde gibi sağa sola çarpıp duruyoruz… Evlerimizden alıyor bizi… Betonlar altında yitip gidiyoruz… Yaşananlar yaşanıyor ve birer anı olarak kalıyor… Yaşanmayanlar, yaşanmaktan korkulanlar ise ardımızdan gözyaşı dahi dökmüyor… Yaşanmadığıyla kalıyor, bir bilinmez olarak bizimle mezara gelip böceklere yem oluyor…
Caminin önünde, rast gele gördüğüm manzara beni bambaşka bir psikolojiye soktu… Hemen saatçi dedenin kutu gibi, küçücük dükkânına girdim… Keriman’a o zamana kadar yazdığım mektuplardan hatırımda kalan kadarıyla bir mektup harmanlayıp yazdım… O gün akşama kadar bahçede diktiler bizi… Akşam da karnemizi verip dağıttılar… Keriman’ın eline sıkıştırıverdim mektubu… Sonra da çektim gittim. Okudu mu, sevindi mi, kızdı mı, beni aradı mı, yoksa umursamadı mı bile, bilmiyorum… Daha on dört yaşımdayım… Tanrım! Nasıl bir psikolojiydi, o? On dört yaşında bir çocuk… Bir daha hiç göremeyeceği sevdiğine son gün mektup veriyor… Üç yıldır şiirler yazıp derelere saldığı, mektuplar yazıp çaylıklara gömdüğü kelimeleri on dakikada harmanlayıp kıza veriyor… Sonra da ardına dahi bakmadan yürüyüp gidiyor… Bir daha hiç göremeyeceğini bilerek ve bir damla dahi yaş dökmüyor! Şimdi aklım almıyor… Çok cesur ve gerçek geliyor… Belki de hayatımda ki en gerçek an… Hayatımda ki en erkeksi an! Daha bıyıklarım bile terlememiş ama çok cesurum… Benim en güzel kelimelerimdi onlar… Derelerin koynunda yıkanmış, toprak kokusu sinmiş, cesetlerle yarenlik etmiş kelimelerim… Hiçbirini hatırlamıyorum bile bugün… Karnemizi aldıktan birkaç gün sonra taşındık ve gittik… O zamanlar ne cep telefonu var ne internet… Kaybettik izimizi birbirimizin Keriman’la… Hayata kapıldık ve bugünlere dek geldik… Yakın zamanda internet aracılığı ile buldu beni… Tam on yıl sonra! Selamlaştık… Mektubu sordum ona… Kaybettiğini, nerede olduğunu bilmediğini söyledi… Üzüldüm ama belli etmedim…
“O mektubu bul Keriman! Mevsimler değişti, dereler kurudu, bahçeler sarardı… Zaman çok değişti. Yemyeşil çaylıkları, toprak kokusunu, gerçekliği, dereleri özledim… Neydi bu kadar gerçek ve sahte olmayan kelimeler? Hatırlayamıyorum…
O mektubu bul! Sessiz sevdama Tanrı huzurunda şahitlik etmiş o toprakların en yiğit çocuğu Kâzım göçtü gitti… “Selimina Ağıtı” olsam dilinde şimdi, ağıt babasız kaldı, başı önde bir yetim! Seni değil ama senden sonra göğsümde kadınlar uyuttum… Saçlarını okşadım… Her birini kaybetmekten çocuk gibi korktum… Gidenin ardından göl gibi gözyaşları döktüm… Sevdiklerime son cümle kurmak ayrılık anlamına geldiği için hiçbir sevdiğime son bir cümle kurup, ardıma bile bakmadan dönüp gidemedim!
Hiçbir zaman o günkü kadar cesur bir erkek olamadım! Bul o mektubu bana! Neydi bu yaşımda cesaret edemeyeceğim şeyi bana yaptıran? Neydi on dört yaşında bir erkeği ardına dahi baktırmayacak kadar cesur kılan, kendinden emin kelimeler? Artık hiçbir kadının acısını kaldıracak kadar cesur değilim! Annem ya da sevgilim! Fark etmiyor… Kendim çekip gitmeyi geçtim, kadınların gidişi canımı yakıyor! Başım asla o günkü kadar dik duramıyor… Başımı duvardan duvara vuruyorum, kapıları yumrukluyorum ardlarından… Ellerim acıyor!…”














2 Yorum Var