Madalyon Psikiyatri Merkezi kadrosunda görev yapan Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ ile ayaküstü de olsa karşılaşma fırsatı buldum geçen günlerde… Hemen bu fırsatı değerlendirdim ve "Ateşle Yaşamak / Çok Kültürlü Türkiye" adlı kitabını imzalattım… (bkz:1 - bkz:2) Cengiz Bey’in hatırı sayılır süredir hastasıyım… Buna rağmen kendinin etnik kökeni ya da kimliği ile en ufak bir bilgim yoktu… Tanıdığım insanlarda bu konuyu da çok umursayan, kurcalayan bir insan olmadım oldum olası… Neyse, kitaptan öğrendim ki Cengiz Bey, Sivaslı ve Alevi bir yurttaş… Kitabın isminden az çok içeriğini tahmin edebilmiştim fakat, bu kadar zevkli, beni sürükleyecek kadar da sağlam bir içerik beklemiyordum… Türkiye’nin etnik zenginliğini anlatıyordur ama, kesin akademik ve sıkıcı bir üslupladır diye, düşündüm… Ama yanıldım… Öyküler ve örnekler öylesine bizden, öylesine gülümsetici ki; okurken yüzümün gülümsemesi bir an eksik olmadı… Hatta öyle ki; her etnik kökenden tanıdığı bir hastası veya çevresinden birinin birebir ağzından öyküler aktarılmış, şivelere bile dokunulmamış… Okuduğunuz anda şive ya da vurgulardan "bu adam Kürt, bu kadın Ermeni, bu genç Türk, bu bayan Alevi, şu insan Sünni, bu adam Sufi" diye tahmin edebiliyorsunuz… Ve bu insanların kendi ağızlarından, birebir şive ile aktarılmış öykülere Cengiz Güleç kendince değerlendirme ve çıkarımlarda bulunmuş…
Bir nevi Karagöz & Hacivat gölge oyunu ya da Kavuklu orta oyunu tadında… Bu oyunlarda da bilirsiniz ki; ana kahraman, örneğin Kavuklu hep hikayenin içindedir, olduğu yerde durur ve oyuna giren çıkanlar hep diğerleridir… Kavuklu durduğu yerde durur, bir Laz gelir ve aralarında komik diyaloglar geçer, Laz gider, Erzurumlu gelir, onunla da komik diyaloglar yaşar, o gider, Kürt gelir, onunla diyalogu biter ve Ermeni gelir, onla da biter Yahudi gelir, Alevi gelir, Kastamonulu gelir vs… Bu oyun böyle sürer gider zevkli şekilde… Kısaca anlatmaya çalıştığım şey, yani aynı bu zevki aldım kitabı okurken…
Bunu yapan ise bu kitap için Profesör kimliğini bir köşeye koyup, samimi bir dille, kimliği ile önümüze çıkmayı göze alan Alevi kökenli bir yurttaş, Cengiz Güleç… Bu topraklardan neden umut kesilmeyeceğini bir kere daha anladım… Bunu bana bir defa daha anlama şansı verdiği için Cengiz Bey’e ne kadar teşekkür etsem azdır… Son günlerde etnik, dini kökenler üzerine öyle olaylara şahit oluyorum, öyle haberler izliyorum, öyle tartışmalara şahit oluyorum ki; kanım donuyor… Hatta çok yakınlarım bile artık bazı etnik kökenlere olan inancını yitirmiş durumda… Bir arada yaşama şansımız olmadığından dem vuruyorlar… En yakınlarımla bile bu olaylar üzerine ateşli tartışmaya giriyorum, sinirleniyorum, inatla savunuyorum, gözlerim doluyor, kızarıyor, sesim titriyor ama inatla savunuyorum ve bu tür olaylarla buna olan inancım bir kat daha artıyor, bu çok çeşitliliğin, çok renkliliğin yılmaz bir savunucusu oluyorum, o gücü kendimde bulabiliyorum… Her şeye ve herkese rağmen, hepsine inat…
Yine böyle, günlerden bir gün Ulus’ta işim var… Yakınlarımdan biriyleyim… Öğlene doğru karnımız acıktı ve yol üstünde, seyyar arabasıyla Kokoreççilik yapan Çino Kokoreççisi’ne rastladık… Yemeye karar verdik… Ustaya siparişlerimizi verdik, başında beklemeye koyulduk… Usta Türkçe konuşuyordu, bir sorun yok gibi görünüyordu fakat, birden telefonla görüşmeye başladı ve konuşması Kürtçe’ye döndü… Belli ki adamcağız memleketinden biriyle konuşuyordu ve o da Türkçe bilmiyordu… Bunu öylesine normal ve doğal karşılıyorum ki; fakat birden yakınımın yüzünün asıldığını fark ettim… Onun bu tip durumlarda neler hissettiğini bilebiliyordum artık… Neler söyleyeceğini, nelerden şikayet edeceğini, nelere sinirleneceğini… O da benim neler söyleyeceğimi, neleri savunacağımı, kendi düşüncelerinden neleri yanlış bulacağımı ve eleştireceğimi biliyordu… Bu konuşmalar ve fikir ayrılıkları aramızda rutine binmişti çünkü… Onun içindir sanırım, bu sefer sadece bakışmakla yetindik… Ben ekstradan hafifçe gülümsemekle yetindim…
Fırtına öncesi sessizliği andıran bu halde yemeklerimizi aldık ve seyyar arabanın arka tarafındaki taburelerden ikisine oturduk… Öylesine açtık ki; başımızı kaldırıp sağa sola bakmıyorduk bile… Bayağı bir süre sessizce kokoreçlerimizi yedik, hiç konuşmadık fakat, bir süre sonra başımı kaldırıp sola çevirdiğimde seyyar arabanın arkasına asılmış kocaman levhalar dikkatimi çekti… Kocaman olması yetmemiş, hem sağa hem sola olmak üzere iki adet asılmıştı, üzerinde şunlar yazıyordu:
"Maddi durumu olmayanlar, evsizler, kimsesizler, öğrenciler, işsizler… Lütfen durumunuz yoksa söyleyin…"
Basit bir seyyar kokoreç arabasının her iki yanına asılmış bu tabelaları bana hangi ırk, hangi mezhep, hangi ülke, hangi siyasi parti açıklayabilir? Hangi anayasada seyyar satıcılar için böyle bir zorunlu kanun vardır? Kendi halindeki bir seyyar satıcıyı kaç yıl hapisle, hangi tehditle korkuttunuz da bu tabelaları astırdınız! Neden peki? Neden bu adam kendini buna mecbur hissetti? Bunu bana açıklayabilir misiniz? Evet, bu adam bunu yaptı çünkü;
Bu toprakların üzerinde hâlâ Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin aşkı var, neyzenlerin nefesi, Pir Sultan’ın sazı, sözü var… Hz. Ali’nin kılıcı gölge ediyor bize yaz günleri, Ömer’in adaletini siyasilerimiz unutsa da halkımız mıh gibi çakmış aklına! Hâlâ Mustafa Kemal’in kalpaklı gölgesi Kocatepe’de! Biz hâlâ sıfırdan yaratılmış o ülkeyiz! Hâlâ öylesine gölgesi dolaşıyor ki tarihimizin üzerimizde… Profesörü de, kokoreççisi de fark etmiyor… Yanıltmıyor umudumuzu! Allah, Ömer’inden Mevlânası’na, M. Kemal’inden Pir Sultan’ına hepsinden razı olsun, bu gün bile… Kimisi din ile kimisi siyasi dehasını kullanarak öyle bir tohum atmış ki bu topraklara, ne kadar budarlarsa budasınlar kökü her zaman dipdiri, yeniden çıkıyor, yeniden ve daha diri! Önemli olan bu serin gölgeyi üzerimizden kaçırmamak… İşte, profesörü, kokoreççisi, esnafı, köylüsü, memuru, işçisi, zengini, fakiri, orta hallisi bunu yapıyor… Siyasetçisi de bunu yapacak, yapmak zorunda, başka yolu yok…













8 Yorum Var