headermask image

header image

Mirabella’ya mektuplar - IV

Sana yazmayalı ne kadar zaman oldu… Kaç geceye dualarla uyudum, kaç sabaha küfürlerle uyandım hatırlamıyorum… Hatırlamak istiyorum, hatırlayamıyorum… Gelmek istiyorum, gelemiyorum… Çakıldım kaldım kokunun sindiği gıcırdayan yatağıma… Gözlerim istem dışı olarak yatağımın başucundaki sırt çantama takılıyor her sabah… Fermuarı bozuk… Benim hiç valizim olmadı… Sevgili Mirabella; benim yalnızca bir sırt çantam var ve fermuarı bozuk… Bunun anlamını bilmiyorsun… Yalnızlığı çağrıştırır adama… Gidememeyi, olduğun yerde durmayı öğretir… İki ayağının orta yerinde ve on el parmağında kalın çivilerin acısı vardır; fakat görünürde hiçbir şey yoktur… Acı umurumda dahi değil… Her sabah öğrenirsin… Ve öğrenmek zordur…

G:\Mp3\E\Eleni Karaindrou\Eternity and a Day\Parting A.mp3

Canın Sağ Olsun Bukowski…

charles bukowskiİşten eve geldim her zamanki gibi… Asansörde kravatımı hafifçe gevşettim… Aynada kabak gibi parlayan tıraşlı yüzüme bakıp her akşam daha bir yabancılaştığım surata bir kere daha katlandım… Daha geçen akşam berber saçlarımı keserken önüme düşen birkaç ak saç aklıma geldi… "Yanlarım beyaz olsa aslında yakışır" diye geçirdim içimden her erkek gibi… Erkekler her şeyi kendine yontmada ustadır sevgili dostlarım… Elbette yaş ilerledikçe ondan da yontacak şeyler çıkacaktır… "Aslında"lar çoğalacaktır zorlama bir biçimde… Neyse; yol boyunca beni heyecanlandıran tek şey Bukowski serimi tamamlamamdı… Para kazanmanın beni mutlu ettiği ender anlardan birini yaşıyordum… Monotona binmiş, bir atın üstünde "dıgıdık! dıgıdık!" diyerekten giden, boğulası, yılışık, şımarık çocuk tipli hayatımda zaten az heyecan kalmıştı… Evet, içimde baba olmaya dair ufak da olsa bir heyecan taşıyordum ama bu çocuk asla hayatım değildi… Yemeğimi yedim, maillerime baktım, çayımı yudumlarken bir yandan da

Devamını Oku… »

Adı Yok 48 çıktı!

Gökyüzünün sonsuzluğuna karşın, açan her bahar için yüreğime menekşe ektim. Kırıkların tamircisi, kalpsizlerin yaratıcısı, camdan kalplerin koruyucusu oldum. Adımı sordular, “ Adım yok! “ dedim… Kalbimde bir sığıntı gibi yaşamayı düşlerken, hâkimi oldular adsızlığımın. Sayfa sayfa akarken şimdi, indikçe yüreğimin derinlerine, adımdan izlere rastlıyorum… Her şeyin adı olduğu bu hayatta, ben adsız olmaktan memnunum diyorum! Kesinleşmemiş her ifade, yoksunluğun belirtisi… Elinde 48.mevsimim… İçinde derde derman, aşka âşık var. Kollarınla sar ve kokla menekşemi, çevir yaprakları… Durma öyle, beni oku! Bahar’09 sayısı çıktı. Hangi kitabevinin

Devamını Oku… »

Keriman, ölüler ve kayıp mektup

Doksanlı yıllar… Yemyeşil çaylıklar içinden, patika yollardan geçerek okula gittiğimiz günler… Şimdi ne kadar tuhafıma gidiyor bilsen. Nasıl yanımızdan ve hayatımıza hiç müdahale etmeden akıp gitmiş o, azgın dereler… İşte oradalar… Eksiksizler yani tastamam. Uzun burunlu Rize delikanlıları… “Neddiysun” diyerek kavga eden, yalnızca kollarıyla birbirini itip duran… Kavgaları ateşli olur bu yörenin… O yüzden kavgaya başlamadan önce, olmaması için inatlaşma sürecini ellerinden geldiğince uzatırlar… Sessizce geçiyorum yanlarından…

Devamını Oku… »

Ateşle yaşamak…

Madalyon Psikiyatri Merkezi kadrosunda görev yapan Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ ile ayaküstü de olsa karşılaşma fırsatı buldum geçen günlerde… Hemen bu fırsatı değerlendirdim ve "Ateşle Yaşamak / Çok Kültürlü Türkiye" adlı kitabını imzalattım… (bkz:1 - bkz:2) Cengiz Bey’in hatırı sayılır süredir hastasıyım… Buna rağmen kendinin etnik kökeni ya da kimliği ile en ufak bir bilgim yoktu… Tanıdığım insanlarda bu konuyu da çok umursayan, kurcalayan bir insan olmadım oldum olası… Neyse, kitaptan öğrendim ki Cengiz Bey, Sivaslı ve Alevi bir yurttaş… Kitabın isminden az çok içeriğini tahmin edebilmiştim fakat, bu kadar zevkli, beni sürükleyecek kadar da sağlam bir içerik beklemiyordum… Türkiye’nin etnik zenginliğini anlatıyordur ama, kesin akademik ve sıkıcı bir üslupladır diye, düşündüm… Ama yanıldım… Öyküler ve örnekler öylesine bizden, öylesine gülümsetici

Devamını Oku… »

Mirabella’ya mektuplar - III

Sevgili Mirabella… Sana sokaklardan fazlasını sunamadım…  Kaldırımlara düşen yağmur damlalarından fazlasını da… Kış soğuğunda paçalarımızdan içeri giren egzoz dumanlarının sıcağı yeter sandım… Bu dünyaya ait, ikimizin dünyasına çok uzak arabaların kulağımıza bıraktığı iz… Yanı başımda uyandığın an araladığın perdeden içeri giren sabah güneşi… Ellerinle güneşi yatağıma getirmen, ve tabii ki yine olağanca zarafetinle… Yastığımda bıraktığın saç kokun… Sana ten kokumdan fazlasını sunamadım… Hücrelerimi anlayışla harmanladım, kendi huysuzluğumdan korktum… Geceleri sen uyurken yanı başımda, ben dünyayı gezdim… Her babadan biraz huysuzluk

Devamını Oku… »

Oha! Michael Jackson ÖLMÜŞ!

Başlıktan da anlaşılacağı üzere böyle karşıladım ben ölümünü… Hiç abartmıyorum… Sabah uyandığım zaman sağda solda gaipten sesler geldi kulağıma, "Michael Jackson ölmüş" diye… Yanlış duymuşumdur diye düşündüm… Sonra servisteki arkadaşlar kendi aralarında konuşurlarken duydum, yine inanmadım… Vardır bir şey altında bunun, öldü diye asparagas çıkmıştır dedim… Ama iş yerine gelip interneti açtığım zaman anladım ve aynı tepkiyi verdim… "Oha! Michael Jackson ölmüş!" Ben ki, ölümü çok olağan karşılayan bir insanım, bu sinir bozucu özelliğimi yakın etrafımdakiler bilirler… Peki, neydi beni bu ölüme bu kadar şaşırtan şey? Söyleyeyim; "inanmak istememem!"… Peki, "neden inanmak istemiyorsun?" diyen olursa da; cevabım "eğer onun ölümünü kabullenirsem resmen büyüdüğümü kabullenmiş olurum lan! " olur… Evet, Michael Jackson öldü, onunla birlikte bir devir kapandı ve yaşıtım olan milyonlarca arkadaşımla birlikte Tanrı ile "Siz artık büyüdünüz" anlaşmasını imzaladık… Hayırlı olsun… 

Devamını Oku… »

Mirabella’ya mektuplar - II

Her gece yarısı yıldızlarla aldatıyorum bu kenti… Ne yapayım? Elimden gelen bu… Sevgili Mireballa… Fark etmişsindir, mektubuma isminle başlamadım ve direkt olarak bir çaresizlik cümlesi kurdum… Zira, adın artık her zaman bir çaresizlik cümlesinden sonra gelecek… Bunu öğrenmeni istedim… Bir kalbi durdurursun, bir erkeği baştan çıkartırsın ama sen de adın gibi biliyorsun ki; içindeki çocuğu aldırmanın imkânı yok… Bunun içindir ne kadar büyüsek de ağlamamız ve kırılmamız… Kabul ediyorum, canımı yaktın… Ama yapabilirim… Küçükken, babamın sırtına çullanıp atçılık oynayamadım… Şimdi, sırtıma binmiş şeytanlar… Seni ve bin bir türlü pisliği aklıma sokuyorlar… Ama yapabilirim… Evet, yapabilirim; Bir trene binebilir

Devamını Oku… »