headermask image

header image

Ahlâk Manukyanları…


Bugün
2 Temmuz

Devamını Oku… »

Oha! Michael Jackson ÖLMÜŞ!

Başlıktan da anlaşılacağı üzere böyle karşıladım ben ölümünü… Hiç abartmıyorum… Sabah uyandığım zaman sağda solda gaipten sesler geldi kulağıma, "Michael Jackson ölmüş" diye… Yanlış duymuşumdur diye düşündüm… Sonra servisteki arkadaşlar kendi aralarında konuşurlarken duydum, yine inanmadım… Vardır bir şey altında bunun, öldü diye asparagas çıkmıştır dedim… Ama iş yerine gelip interneti açtığım zaman anladım ve aynı tepkiyi verdim… "Oha! Michael Jackson ölmüş!" Ben ki, ölümü çok olağan karşılayan bir insanım, bu sinir bozucu özelliğimi yakın etrafımdakiler bilirler… Peki, neydi beni bu ölüme bu kadar şaşırtan şey? Söyleyeyim; "inanmak istememem!"… Peki, "neden inanmak istemiyorsun?" diyen olursa da; cevabım "eğer onun ölümünü kabullenirsem resmen büyüdüğümü kabullenmiş olurum lan! " olur… Evet, Michael Jackson öldü, onunla birlikte bir devir kapandı ve yaşıtım olan milyonlarca arkadaşımla birlikte Tanrı ile "Siz artık büyüdünüz" anlaşmasını imzaladık… Hayırlı olsun… 

Devamını Oku… »

Herhalde bence…

İçimde garip bir hüzün var son günlerde… Bu sabah serviste giderken camdan dışarıyı izliyordum mesela… Yan tarafta gözüme bir tüpçü kamyoneti takıldı… Öylece, bir süre yan yana yol aldık… Pürdikkat izledim… İçindeki tişörtü yırtık, yüzü kirden kararmış çocuk kamyonetin torpido gözüne vuruyordu hızlı bilek hareketleriyle… Torpido gözünü darbuka yapmış, omuzlarını aşağı-yukarı oynatarak arabada çalan şarkıya ritim tutuyordu… O kadar neşeli görünüyordu ki dostlarım, adeta bir tüp olmak istedim… Ben ise o esnada donuk bakışlar eşliğinde, üzerimde siyah takım elbisem, kucağımda laptop çantam, oldukça bakımlı bir iş hayatı insanı olarak ofisime doğru yol alıyordum… İ-Pod’um bile vardı, daha ne olsundu ve kulağıma Teoman’dan “Çoban Yıldızı”nı çalıyordu… Zaman geldi çattı ve biz, bizi Söğütözü’ne götürecek sapaktan sağa saptık… O ise hâlâ torpido gözünde darbuka çalmakta ısrar ediyordu… "Heyyy! O torpido gözü lan! Darbuka bile değil!" demek geliyordu içimden… Mutluluğunu bozmak istedim…

Devamını Oku… »

Adı Yok 48 çıktı!

Gökyüzünün sonsuzluğuna karşın, açan her bahar için yüreğime menekşe ektim. Kırıkların tamircisi, kalpsizlerin yaratıcısı, camdan kalplerin koruyucusu oldum. Adımı sordular, “ Adım yok! “ dedim… Kalbimde bir sığıntı gibi yaşamayı düşlerken, hâkimi oldular adsızlığımın. Sayfa sayfa akarken şimdi, indikçe yüreğimin derinlerine, adımdan izlere rastlıyorum… Her şeyin adı olduğu bu hayatta, ben adsız olmaktan memnunum diyorum! Kesinleşmemiş her ifade, yoksunluğun belirtisi… Elinde 48.mevsimim… İçinde derde derman, aşka âşık var. Kollarınla sar ve kokla menekşemi, çevir yaprakları… Durma öyle, beni oku! Bahar’09 sayısı çıktı. Hangi kitabevinin

Devamını Oku… »

Mesaican ile Mesaigül…

Çiçeği burnunda bir memur olarak beni en çok zorlayan şey mesai saatleri oluyor… Yeni olduğum için iş de almıyorum… Sabah dokuz akşam beş, vakit öldürüyorum… Tabi bundan sıkılsam da işime de geliyor… Kitap okuyorum, bol bol düşünüyorum, yeni yazılar yazıyorum… Ama bazen sapıttığım da olmuyor değil… Meselâ bugün, okuduğum kitap bitiverince ne yapacağımı şaşırdım… Gözüme çantamda duran kalemim ilişti… İstemdışı olarak baş parmağıma iki çift göz çiziverdim… Gerisi kendiliğinden geldi ve bir erkeğe dönüşüverdi… Bunun adı ne olsun, ne olsun diye düşünürken "Mesaican" olsun deyiverdim… Mesaican’ın yüzündeki gevrek

Devamını Oku… »

Keriman, ölüler ve kayıp mektup

Doksanlı yıllar… Yemyeşil çaylıklar içinden, patika yollardan geçerek okula gittiğimiz günler… Şimdi ne kadar tuhafıma gidiyor bilsen. Nasıl yanımızdan ve hayatımıza hiç müdahale etmeden akıp gitmiş o, azgın dereler… İşte oradalar… Eksiksizler yani tastamam. Uzun burunlu Rize delikanlıları… “Neddiysun” diyerek kavga eden, yalnızca kollarıyla birbirini itip duran… Kavgaları ateşli olur bu yörenin… O yüzden kavgaya başlamadan önce, olmaması için inatlaşma sürecini ellerinden geldiğince uzatırlar… Sessizce geçiyorum yanlarından…

Devamını Oku… »

Ateşle yaşamak…

Madalyon Psikiyatri Merkezi kadrosunda görev yapan Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ ile ayaküstü de olsa karşılaşma fırsatı buldum geçen günlerde… Hemen bu fırsatı değerlendirdim ve "Ateşle Yaşamak / Çok Kültürlü Türkiye" adlı kitabını imzalattım… (bkz:1 - bkz:2) Cengiz Bey’in hatırı sayılır süredir hastasıyım… Buna rağmen kendinin etnik kökeni ya da kimliği ile en ufak bir bilgim yoktu… Tanıdığım insanlarda bu konuyu da çok umursayan, kurcalayan bir insan olmadım oldum olası… Neyse, kitaptan öğrendim ki Cengiz Bey, Sivaslı ve Alevi bir yurttaş… Kitabın isminden az çok içeriğini tahmin edebilmiştim fakat, bu kadar zevkli, beni sürükleyecek kadar da sağlam bir içerik beklemiyordum… Türkiye’nin etnik zenginliğini anlatıyordur ama, kesin akademik ve sıkıcı bir üslupladır diye, düşündüm… Ama yanıldım… Öyküler ve örnekler öylesine bizden, öylesine gülümsetici

Devamını Oku… »

Mirabella’ya mektuplar - III

Sevgili Mirabella… Sana sokaklardan fazlasını sunamadım…  Kaldırımlara düşen yağmur damlalarından fazlasını da… Kış soğuğunda paçalarımızdan içeri giren egzoz dumanlarının sıcağı yeter sandım… Bu dünyaya ait, ikimizin dünyasına çok uzak arabaların kulağımıza bıraktığı iz… Yanı başımda uyandığın an araladığın perdeden içeri giren sabah güneşi… Ellerinle güneşi yatağıma getirmen, ve tabii ki yine olağanca zarafetinle… Yastığımda bıraktığın saç kokun… Sana ten kokumdan fazlasını sunamadım… Hücrelerimi anlayışla harmanladım, kendi huysuzluğumdan korktum… Geceleri sen uyurken yanı başımda, ben dünyayı gezdim… Her babadan biraz huysuzluk

Devamını Oku… »